Anadolu'nun ortasında, Konya'da bir zamanlar üç isim aynı havayı soludu. Biri Selçuklu sarayının kapısını aralayan devlet adamı Mecdüddin İshak, biri Endülüs'ten kopup gelen "Şeyhü'l-Ekber" Muhyiddin İbnü'l-Arabî, biri ise daha çocuk yaşta geleceğin büyük metafizikçisi Sadreddin Konevî.
Bu üç ismin yolları nasıl kesişti? İbnü'l-Arabî neden Anadolu'ya geldi? Selçuklu sarayıyla kurduğu ilişki ne anlama geliyordu? Ve en önemlisi: Bu hikâyenin neresi tarih, neresi menkıbe?
İbnü'l-Arabî'nin Anadolu Selçuklu coğrafyasındaki varlığı, İslam düşünce tarihinin en ilginç kesişim noktalarından birini oluşturur. Bir yanda Endülüs'ten kopup gelen bir mutasavvıf, diğer yanda onu himaye eden bir Selçuklu sarayı, üçüncü olarak da bu ilişkiden doğan ve Osmanlı'ya kadar uzanan entelektüel bir miras. Bu makale, bu kesişimin tarihsel zeminini ve menkıbevi katmanlarını bir arada okumayı deniyor.
Bir Dostluk, Bir Davet, Bir Yol
İbnü'l-Arabî, 1165 yılında Endülüs'ün Murcia şehrinde doğdu. Gençliğinde İşbiliye'de (Sevilla) eğitim gördü, tasavvuf yoluna girdi. Yıllar sonra yolu Mekke'ye, oradan Doğu'ya düştü.
Mecdüddin İshak, Endülüs'ten Malatya'ya göç etmiş bir ailenin çocuğuydu. İbnü'l-Arabî ondan "çocukluk arkadaşım" diye bahseder.[1] Bu ifade, ikisinin Endülüs'te tanışmış olabileceğine işaret eder. Müeyyededdin el-Cendî de onların Endülüs'ün İşbiliye kentinde görüştüklerini bildirmektedir.[2] Ancak asıl buluşma, yıllar sonra Mekke'de gerçekleşmiştir. Claude Addas'a göre ikisi Mekke'de 600/1204 yılında tanışmıştır.[3]
Mecdüddin İshak, II. Kılıçarslan'ın Malatya'yı almasından (1178) sonra Selçuklu hizmetine girmiş, sultanın küçük oğlu I. Gıyâseddin Keyhüsrev'in eğitimiyle görevlendirilmişti.[4] I. Keyhüsrev'in melikliği ve ilk saltanatı döneminde onun maiyetinde bulundu. I. Keyhüsrev kardeşi Rükneddin Süleyman Şah tarafından Konya'da muhasara altına alınınca Mecdüddin de onunla birlikte Anadolu'yu terk etmek zorunda kaldı. Sultan İstanbul'a, Mecdüddin İshak ise Dımaşk'a gitti.[5]
İstanbul'da sürgün hayatı yaşayan I. Keyhüsrev, Süleyman Şah'ın ölümünden sonra uç Türkmenlerinin yardımıyla Konya'yı ele geçirip ikinci defa tahta oturduğunda (601/1205) hocası Mecdüddin İshak'a Farsça manzum bir mektup yazarak onu Konya'ya davet etti. Mektubunda Mecdüddin'e, "Başında çamur da olsa onu burada yıka" diyordu.[6]
Mecdüddin İshak, 1205 yılında hacca gittiğinde orada buluştuğu dostları Evhadüddîn-i Kirmânî, Ahî Evran, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, İbnü'l-Mufaddal ve İbnü'd-Dübeysî gibi birçok ilim ve fikir adamını Anadolu'ya davet etti. Bunların bir kısmı Anadolu'ya gelince Malatya'da ikamet etti; bu sayede Malatya büyük bir ilim merkezi haline geldi.[7] İbnü'l-Arabî de o davetin gölgesinde Anadolu'ya adım attı. Her hâlükârda İbnü'l-Arabî ve Mecdüddin İshak 601/1204-1205 yılında beraberce Irak'a doğru yola çıkmışlar; Bağdat ve Musul'da bir müddet kaldıktan sonra Anadolu'ya geçmişlerdir.[8]
Ama bu göçün arkasında başka bir sebep daha vardı. İbnü'l-Arabî'nin fikirleri, özellikle Şam ve Mısır'da ciddi muhalefetle karşılaşmıştı. Ulema onun görüşlerine mesafeliydi; bazıları açıkça karşı çıkıyordu. Orada istediği ortamı bulamıyor, düşüncelerini serbestçe yayamıyordu. Selçuklu Anadolusu ise ona farklı bir kapı araladı: Sarayın himayesi, ulemanın sessizliği ve fikirlerini kök salacağı bir toprak. Yani İbnü'l-Arabî için Selçuklu, sadece bir sığınak değil; fikirlerinin geleceğe taşınacağı stratejik bir üstü.
Sarayın Gölgesinde Bir Şeyh
Konya'da İbnü'l-Arabî'ye büyük hürmet gösterildi. Sultan I. Gıyâseddin Keyhüsrev (1205-1211) onu iyi karşılamış ve hediyelerle taltif etmişti. Bir müddet burada kalan İbnü'l-Arabî daha sonra Konya'dan Malatya'ya geçmiştir. I. Gıyâseddin Keyhüsrev, büyük lütuflarda bulunarak İbnü'l-Arabî'ye 100 bin dirhem değerinde bir ev hediye etmiştir. Arabî ise bu evi ihtiyaç sahibi birisine vermiştir.[9] Mecdüddin'in ilişkileri sayesinde İbnü'l-Arabî'nin Selçuklu sarayı nezdinde yüksek itibar kazandığı ve önemli dostluklar kurduğu anlaşılmaktadır.[10]
Sonra tahta I. İzzeddin Keykâvus (1211-1220) geçti. Mecdüddin İshak'ın da etkisiyle Selçuklu sarayını yakından tanıyan İbnü'l-Arabî, bilhassa İzzeddin Keykâvus'la çok yakın ilişkiler kurmuştu. Anadolu'ya ikinci kez geldiği dönemde yeni hükümdar olan İzzeddin Keykâvus'u ziyaret etmişti. Bu derece şöhrete sahip bir sufinin ziyareti, genç sultanı çok etkilemiş, sultan onu bizzat karşılamış, görüşme sırasında İbnü'l-Arabî'ye hayran kalmış, onu en iyi şekilde ağırlamıştı.[11] İbnü'l-Arabî ona "manevi oğlum" diye hitap etti. Sultan da ona bir köşk bağışladı; rivayete göre yüz bin dirhem değerinde.
Aralarında mektuplar gitti geldi. Biri Antalya kuşatması sırasında yazıldı: İbnü'l-Arabî bir rüya gördü, fethi müjdeledi. Yirmi gün sonra şehir düştü. İbnü'l-Arabî'nin sultana yazdığı mektuplar sadece manevi destekle sınırlı değildi. Ona adaletli olmasını, zulmetmemesini, gayrimüslimlere karşı tutumunu sertleştirmesini tavsiye etti. Hatta Haçlıların ele geçirdiği bölgelerden Müslümanların hicret etmesi gerektiğini bile söyledi. Bu mektuplar, onun siyaseti sadece teorik değil, aktif olarak yönlendirdiğini gösteriyor.
İbnü'l-Arabî'nin Selçuklu sultanlarıyla yakın ilişki içinde olduğu ve kendileriyle yazıştığı bilinmektedir. Bu münasebetlerin Konevî'nin hayatı ve fikrî gelişimi üzerinde önemli etkileri olmuştur.[12]
Mecdüddin İshak'ın Gölgesinde Büyüyen Çocuk
Mecdüddin İshak 618/1221 civarında vefat ettiğinde geride bir oğul bıraktı: Sadreddin Konevî. Konevî, 1209 veya 1210 yılında Malatya'da dünyaya geldi.[13] Annesinin Selçuklu sarayına mensup olduğu nakledilir. Dokuz on yaşlarında iken babasını kaybetti.[14]
Mecdüddin'in vefatı üzerine İbnü'l-Arabî'nin onun dul eşiyle evlendiği ve Konevî'nin üvey babası olduğu rivayet edilir. Bu evliliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirlemek güçtür. Ancak Sadreddin Konevî'yi iyi tanıyan ve çağdaşı olan "Menakıb-ı Evhadü'd-Din-i Kirmani" adlı eserin yazarı, Konevî'den bahsederken "Sultanlar muallimi Mecdü'd-Din İshak'ın karısı olan Sadru'd-din Konevî'nin annesi, Muhyî'd-din İbnü'l-Arabi'nin taht-ı nikahında olduğundan Konevî onun hizmetinde bulunduğu sıralarda" tabirini kullanmakta ve böylece söz konusu şüphe ve ihtiyata mahal bırakmamaktadır.[15] Sahih Ahmed Dede, "Mecmuatü't-tevarihi'l-Mevleviyye" adlı eserinde Konevî'nin annesinin adını Gühir Hatun olarak kaydetmektedir.[16]
İbnü'l-Arabî ile Konevî arasındaki ilişki, İbnü'l-Arabî'nin ölümüne (638/1240) kadar devam etti. Konevî, bu ilişkinin bir şeyh-mürid ilişkisi gibi başlayıp daha sonra entelektüel bir arkadaşlığa dönüştüğünü, İbnü'l-Arabî'nin sürekli yanında bulunduğunu, özel tasavvufî tecrübelerine ve bilgilerine ortak ve onun vârisi olduğunu söyler. Konevî'nin çocukluğunda ve gençlik döneminde İbnü'l-Arabî'yle birlikte çeşitli bölgeleri dolaştığı anlaşılmaktadır.[17]
İbnü'l-Arabî'nin Konevî'yi Evhadüddin Kirmânî'ye emanet ettiği sırada sarf ettiği sözler, aralarındaki bağın derinliğini gözler önüne serer: "Sadreddin'e olan muhabbetimi biliyorsunuz. O benim için gerçek bir oğul gibidir. Hatta bu ne kelime, benim gözünde nesep itibarıyla çocuğum olandan daha sevgilidir. Onunla benim aramda birçok akrabalık bağı vardır. O benim çocuğum, müridim ve talebendir. Ayrıca, aramızda pek çok yıllık bir sohbet de vardır."[^18]
Bir menkıbede Konevî'nin, "İki âlimden yararlandım, biri Evhadüddin, diğeri İbnü'l-Arabî'dir" dediği aktarılır. Her şeye rağmen Konevî'nin hayatındaki en önemli isim İbnü'l-Arabî'dir. Konevî kitaplarında en çok İbnü'l-Arabî'den söz etmiş ve genellikle "şeyh" veya "imam" diyerek bağlılığını dile getirmiştir.[19]
Konya'dan İstanbul'a Giden Sır
İbnü'l-Arabî'nin en büyük eseri Fütûhât-ı Mekkiyye'nin müellif nüshası, yüzyıllarca Konya'da kaldı. Sadreddin Konevî'nin vakfına aitti. Sonra yollar değişti, şehirler değişti. O nüsha bugün İstanbul'da, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde.
Fusûsü'l-Hikem'in Konevî'nin eliyle yazılmış en eski nüshası da orada. Yani Konya'da başlayan bir hikâye, İstanbul'da saklanıyor.
Mecdüddin İshak'ın Bağdat'a gidiş ve dönüşlerinde devrinin ünlü bilginlerinden İbnü'l-Esir kardeşlerle, İbnü'l-Cevzî ve oğlu Ali bin Abdurrahman ile tanıştığı, onların bazı eserlerini Malatya'ya getirdiği bilinmektedir. Bu eserlerden birçokları Sadreddin Konevî'den intikâl etmiş ve bugün Konya Yusufağa Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Bazıları müelliflerinin el yazılarıdır.[20]
Peki Bu Hikâyede Asıl Sır Ne?
İbnü'l-Arabî Selçuklu'ya neden geldi? Sadece dostu çağırdığı için mi? Yoksa tasavvufî düşüncesini kök salacağı bir toprak mı arıyordu?
Selçuklu sarayı ona ne verdi? Himaye mi, meşruiyet mi, yoksa geleceğe taşınacak bir miras mı?
Konevî, gerçekten üvey evladı mıydı? Yoksa bu, sonraki nesillerin manevi bağı hukuki bir zemine oturtma çabası mı?
Ve en önemlisi: İbnü'l-Arabî, Osmanlı'yı gerçekten önceden haber verdi mi? Yoksa bu, ona atfedilen bir efsane mi?
Selçuklu sultanlarına nasihatlerde bulunan ve onlardan hüsnükabul gören İbnü'l-Arabî'nin Selçuklular'dan sonra kurulacak olan Osmanlı Devleti'nin doğuşunu ve çöküşünü önceden haber verdiğine dair rivayet büyük ilgi görmüştür. Bu konuda kendisine ilm-i cifre dair eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye adlı eser izâfe edilerek bu devletle mistik bir irtibatı sağlanmıştır. Nitekim İbnü'l-Arabî'nin eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye fi Devleti'l-Osmâniyye adlı çok küçük hacimli risalesinde cifr ilminin verilerine istinâden Osmanlı Devleti'nin kurulacağını ve bu devlette ilgili bazı hâdiseleri rumuzlu ifâdelerle haber verdiği, Sadreddin Konevî'nin de bu eseri şerh ettiği, bazı rumuzları açıkladığı belirtilmektedir.[21]
Ancak modern akademik araştırmalar, bu eserin 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başında yazıldığını ve İbnü'l-Arabî'ye atfedildiğini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, bu tür "kehanet" literatürünün Osmanlı'nın gücünü pekiştirmek ve hanedana ilahi-meşruiyet sağlamak amacıyla üretildiği de bir gerçektir. İbnü'l-Arabî'nin Osmanlı ile irtibatı sadece bu eserle sınırlı değildir: Devletin mânevî kurucusu Şeyh Edebâli'nin Dımaşk'ta öğrenim görürken İbnü'l-Arabî'nin sohbetlerine katılarak müridi olduğu rivayeti, Fuṣûṣü'l-ḥikem şârihi Dâvûd-i Kayserî'nin devletin ilk resmî başmüderrisi ve Miftâḥu'l-ġayb şârihi Molla Fenârî'nin ilk şeyhülislâm olması da bu mektep ile Osmanlı Devleti arasındaki irtibatın ilginç delilleridir. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam'da ilk iş olarak İbnü'l-Arabî'nin kabrini aratması ve bulunan yere derhal mescid, medrese ve tekkeden oluşan bir külliyenin yapılmasını emretmesi de bu irtibatın önemli tezahürlerindendir.[22]
Bu soruların kesin cevapları yok. Ama şu kesin: İbnü'l-Arabî'nin düşüncesi, Sadreddin Konevî aracılığıyla Anadolu'da kurumsallaştı. Konevî'nin hemen hemen bütün eserleri, Ekberî irfanının esaslarını tavzih ve tarif etmeye yöneliktir. Bu eserler, İbnü'l-Arabî ekolünün takipçileri üzerinde o kadar derin izler bırakmıştır ki, İslâm âleminin doğusunda, İbnü'l-Arabî'nin temsilcisi Sadrü'd-din Konevî olarak görülmüştür.[23] Ekberiyye mektebi, Konya'dan Osmanlı'ya uzanan bir entelektüel zincir oluşturdu. İbnü'l-Arabî'nin Selçuklu'daki varlığı, bu zincirin ilk halkasını temsil ediyor.
Sonuç
Tarih, bazen menkıbelerle iç içe geçer. İbnü'l-Arabî'nin hayatı da böyle. Onun Selçuklu'yla ilişkisi, kimi zaman sarayın himayesinde bir şeyhin siyasi danışmanlığı, kimi zaman bir çocuğun manevi babalığı, kimi zaman da bir sığınmacının yeni bir vatan arayışı olarak okunabilir.
Kesin olan şu: İbnü'l-Arabî, Konya'da yaşadı. Sultanlarla mektuplaştı. Konevî'yi yetiştirdi. Ve düşüncesi, Anadolu'dan Osmanlı'ya uzanan bir zincirin ilk halkası oldu.
Gerisi… Gerisi hâlâ konuşuluyor.
Dipnotlar
[1]: Mehmet Ali Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", *TDV İslâm Ansiklopedisi* (İstanbul: TDV, 2019), https://islamansiklopedisi.org.tr/mecduddin-ishak.
[2]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[3]: Claude Addas, *Quest for the Red Sulphur: The Life of Ibn Arabi* (Cambridge: Islamic Texts Society, 1993), 176-177.
[4]: Mehmet Ali Hacıgökmen, "Türkiye Selçukluları Şehzade ve Sultanlar Muallimi Mecdüddin İshak", *Belleten* 76, no. 276 (2012): 455-456.
[5]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[6]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[7]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[8]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[9]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[10]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[11]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[12]: Taha Çelik, "El-Fükûk İsimli Eseri Çerçevesinde Sadreddin Konevî'nin Hadis Kullanımı" (Yüksek Lisans Tezi, Aksaray Üniversitesi, 2019), 10.
[13]: Çelik, "El-Fükûk", 9.
[14]: Çelik, "El-Fükûk", 9.
[15]: Çelik, "El-Fükûk", 9-10.
[16]: Çelik, "El-Fükûk", 10.
[17]: Çelik, "El-Fükûk", 10.
[18]: Çelik, "El-Fükûk", 10.
[19]: Çelik, "El-Fükûk", 10.
[20]: Hacıgökmen, "Mecdüddin İshak", TDV İA.
[21]: Süleyman Uludağ, "İbnü'l-Arabî, Muhyiddin", *TDV İslâm Ansiklopedisi* (İstanbul: TDV, 1999), https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-arabi-muhyiddin.
[22]: Uludağ, "İbnü'l-Arabî", TDV İA.
[23]: Uludağ, "İbnü'l-Arabî", TDV İA.
Kaynakça
Addas, Claude. *Quest for the Red Sulphur: The Life of Ibn Arabi*. Cambridge: Islamic Texts Society, 1993.
Câmî, Abdurrahman. *Nefehâtü'l-Üns*. Çev. Lâmiî Çelebi. İstanbul: 1971.
Çelik, Taha. "El-Fükûk İsimli Eseri Çerçevesinde Sadreddin Konevî'nin Hadis Kullanımı". Yüksek Lisans Tezi, Aksaray Üniversitesi, 2019.
Eflâkî, Ahmed. *Menâkıbü'l-Ârifîn*. Haz. Tahsin Yazıcı. İstanbul: MEB, 1989.
Hacıgökmen, Mehmet Ali. "Mecdüddin İshak". *TDV İslâm Ansiklopedisi*. İstanbul: TDV, 2019. https://islamansiklopedisi.org.tr/mecduddin-ishak.
Hacıgökmen, Mehmet Ali. "Türkiye Selçukluları Şehzade ve Sultanlar Muallimi Mecdüddin İshak". *Belleten* 76, no. 276 (2012): 455-472.
İbn Bîbî. *el-Evâmirü'l-Alâiyye fi'l-Umûri'l-Alâiyye*. Çev. Mürsel Öztürk. Ankara: Kültür Bakanlığı, 1996.
İbnü'l-Arabî, Muhyiddin. *el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye*. Thk. Ahmed Şemseddin. Beyrut: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1999.
Lâmîî Çelebi. *Nefehâtü'l-Üns Tercümesi*. Haz. Süleyman Uludağ. İstanbul: Marifet Yayınları, 1980.
Uludağ, Süleyman. "İbnü'l-Arabî, Muhyiddin". *TDV İslâm Ansiklopedisi*. İstanbul: TDV, 1999. https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-arabi-muhyiddin.
Yıldız, Sara Nur ve Haşim Şahin, ed. *The Seljuks of Anatolia: Court and Society in the Medieval Middle East*. London: I.B. Tauris, 2013.