Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, eğitimi yalnızca "iyi gelir getiren bir meslek edinme" sürecine indirgemek oldu. Çocuklarımızı hayata değil, sınavlara hazırlıyoruz. Anaokulundan üniversite kapısına kadar uzanan bu amansız maratonda, "Ne olacaksın?" sorusu hep "Hangi mesleği seçeceksin?" anlamında soruluyor. "Nasıl bir insan olacaksın?" sorusu ise test kitaplarının sayfaları arasında unutulup gidiyor. Bizler, Yunus Emre’nin asırlar ötesinden yankılanan "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır" hakikatini ıskalıyoruz. Sonuç? Sadece kariyer hırslarının peşinden koşan, evrene, doğaya, yaratıcısına ve en önemlisi kendine karşı sorumluluklarını unutmuş, "diplomalı ama mutsuz" kitleler.
Bugün ailelerin ve eğitim sisteminin en büyük handikabı, başarıyı yalnızca statü ve maaş bordrolarıyla ölçmektir. Aileler, çocuklarının ahlaki gelişiminden çok matematik netleriyle ilgileniyor. Okullar ise birer "insan yetiştirme yurdu" olmaktan çıkıp, piyasanın taleplerine uygun beyaz yakalı üreten "diploma fabrikalarına" dönüşmüş durumda. Ancak bu mekanik ve ruhsuz düzen, iş hayatının gerçeklerinde sert bir duvara çarpıyor.
Sadece akademik odaklı, insani değerlerden yoksun yetiştirilen bireyler, iş dünyasında sanıldığının aksine büyük başarısızlıklar yaşıyor. İnsan kaynakları alanında dünyanın en prestijli araştırma şirketlerinden biri olan Leadership IQ'nun 20 binden fazla çalışanı kapsayan küresel araştırması, bu acı gerçeği yüzümüze çarpıyor. Araştırmaya göre, yeni işe alınan parlak mezunların %46'sı ilk 18 ay içinde başarısız oluyor. Asıl çarpıcı olan ise şu: Bu başarısızlıkların %89'u teknik bilgi veya akademik yetersizlikten değil; uyumsuzluk, empati yoksunluğu, geri bildirime kapalı olma, kibre kapılma ve duygusal zeka eksikliği gibi tamamen karakter ve tutum sorunlarından kaynaklanıyor.
Harvard Üniversitesi, Stanford Araştırma Enstitüsü ve Carnegie Vakfı'nın ortaklaşa yürüttüğü kapsamlı çalışmalar, uzun vadeli mesleki başarının %85'inin "insani ve sosyal becerilere" (soft skills), sadece %15'inin ise akademik ve teknik bilgiye (hard skills) dayandığını kanıtlıyor. Yani sadece "meslek sahibi" olmak, o mesleği hakkıyla, onurla ve çevreye fayda sağlayarak icra etmeye yetmiyor.
Bugün modern bilimin istatistiklerle ispatladığı bu gerçeği, bizim kadim irfan geleneğimiz asırlar öncesinden Fârâbî'nin diliyle, "Erdemlerin en büyüğü bilimdir; ancak ahlak ile taçlanmayan bilgi tehlikelidir" diyerek özetlemiştir. Hırsını aklının, kibrini vicdanının önüne koyan salt "akademik başarılılar", çalışma ortamlarını toksikleştiriyor ve er ya da geç sistemin dışına itiliyor.
Eğitimin nihai gayesi, "para kazanan" bir makine değil, tüm yaratılışa karşı sorumluluk bilinci taşıyan, ahlakı ve erdemi rehber edinen "İnsan-ı Kâmil" yetiştirmek olmalıdır. Bu derin dönüşümü sağlamak için eğitimin üç temel direğine büyük görevler düşmektedir:
- Öğretmen, bilgiyi tahtaya yazan bir memur değil, hal diliyle öğrencisine ilham veren bir rehber olmalıdır. Bir öğretmen, "Ben ancak bir muallim (öğretici) olarak gönderildim" diyen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şefkatli ve kucaklayıcı metodunu kuşanmalıdır. Öğrencisine sadece bir denklemi nasıl çözeceğini değil, o bilimi insanlığın faydasına nasıl kullanacağını aşılamalıdır. Notla tehdit eden değil, karakteriyle saygı uyandıran, adalet ve merhameti sınıfın temel kuralı yapan bir "rol model" olmalıdır.
- Okullar, salt akademik başarı sıralamalarıyla övünmek yerine, ne kadar dürüst, çevreye duyarlı ve kul hakkı gözeten mezunlar verdikleriyle gurur duymalıdır. Okullarımız sadece "talim" (bilgi aktarımı) değil, birer "terbiye" yuvası olmalıdır. Müfredat; sanatı, felsefeyi, ahlakı ve evrensel sorumluluk bilincini sınav baskısından uzak bir şekilde ruhlara işlemelidir. Okul iklimi, acımasız rekabeti değil, dayanışmayı ve diğerkâmlığı ödüllendirmelidir.
- Toplum, bireyleri kullandıkları arabaya veya unvanlarına göre değil, karakterlerine, nezaketlerine ve topluma katkılarına göre değerlemelidir. Aileler ise, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakmamıştır" (Tirmizî) hadis-i şerifini evlerinin temeline koymalıdır. "Oğlum/kızım müdür oldu" demek yerine "Benim çocuğum adil, merhametli ve dürüst bir insandır" diyebilmenin en büyük gurur kaynağı olduğu idrak edilmelidir.
Bir toplumu ayakta tutan şey, binalarının yüksekliği veya ekonomisinin rakamları değil, o binaları inşa eden mühendisin dürüstlüğü, o ekonomiyi yöneten insanın vicdanıdır. Köklerini kendi kadim inancından, ahlakından ve merhametinden alan; dallarıyla ise tüm dünyayı, bilimi ve fenni kucaklayabilen nesillere ihtiyacımız var.
Unutmayalım ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır" buyurmuştur. Bilgi her yerden öğrenilir, ancak "insan olmak" bir iklim, bir maya ve köklü bir terbiye meselesidir.