Sosyal medyada ve bazı yabancı internet sitelerinde yıllardır son derece ağır bir iddia dolaşıyor.
İddiaya göre Mustafa Kemal Atatürk yönetimindeki Türkiye, 1924 yılında Anadolu’da hayatını kaybeden yaklaşık 50 bin Rum ve Ermeni’nin kemiklerini topladı. Toplam 400 ton olduğu ileri sürülen insan kalıntıları, İngiliz bayraklı Zan adlı gemiye yüklendi ve sanayide kullanılmak üzere Fransa’nın Marsilya Limanı’na gönderildi.
Hatta bazı yayınlarda kemiklerin gübre veya sabun üretiminde kullanıldığı dahi ileri sürülüyor.
Peki bu korkunç hikâyenin arkasında gerçekten ne var?
Dönemin gazetelerine ve iddianın bugün dayandırıldığı kaynaklara baktığımızda çok farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Hikâyenin merkezinde 1924 tarihli bir gazete haberi var
İddianın en önemli dayanaklarından biri 23 Aralık 1924 tarihli The New York Times.
Gazete gerçekten de “Yarn of a Cargo of Human Bones”, yani kabaca “İnsan Kemikleri Yüküne Dair Bir Hikâye” başlıklı bir haber yayımladı.
Haberde İngiliz bayrağı taşıyan Zan adlı bir geminin 400 ton insan kemiğiyle Marsilya’ya geldiğine ilişkin şehirde olağanüstü bir hikâyenin dolaştığı belirtiliyordu.
Kemiklerin Mudanya’da yüklendiği ve Anadolu’daki katliamlarda ölen insanlara ait olduğu ileri sürülüyordu.
Fakat haberin kullandığı ifadeler son derece önemliydi.
Gazete bunu doğrulanmış bir olay olarak vermiyordu.
Haber, Marsilya’da dolaşan bir “weird story”, yani tuhaf bir hikâyeden söz ediyor; kemikler için de “said to have been loaded” ve “said to be” gibi, “yüklendiği söyleniyor”, “ait olduğu söyleniyor” anlamına gelen ifadeler kullanıyordu.
Haberde ayrıca dolaşan söylentiler nedeniyle bir soruşturma açılmasının beklendiği belirtiliyordu.
Başka bir ifadeyle gazete, “400 ton katliam kurbanının kemiğinin getirildiği tespit edildi” demiyordu.
Böyle bir iddianın Marsilya’da dolaştığını haber yapıyordu.
Fransız basınında da aynı iddia çıktı
24 Aralık 1924’te Fransız Midi gazetesi de “Cargaison funèbre”, yani “Matem Yükü” başlıklı bir haber yayımladı.
Burada da Zan adlı geminin Marsilya’ya 400 ton insan kalıntısı getireceğinin konuşulduğu ve bunların Anadolu’dan geldiğinin ileri sürüldüğü görülüyor.
Dolayısıyla 1924 Aralık ayında böyle bir söylentinin Avrupa basınında gerçekten dolaştığı konusunda şüphe yok.
Ancak iki gazetenin haber yapması, birbirinden bağımsız iki soruşturmanın aynı sonucu doğruladığı anlamına gelmiyor.
Her iki haber de aynı dönemde dolaşan iddiaları aktarıyor.
Zan gerçekten var mıydı?
Hikâyenin tamamen hayal ürünü olmadığını gösteren en önemli ayrıntılardan biri burada ortaya çıkıyor.
Yunan Makedonia gazetesine ilişkin yapılan araştırmalarda Zan M. adlı geminin 13 Aralık 1924’te Selanik Limanı’na geldiğine dair kayıt bulunduğu belirtiliyor.
Fakat çok önemli bir problem var:
Geminin Selanik’e gelişini bildiren kayıtta 400 ton insan kemiğinden söz edilmiyor.
Daha sonraki bazı yazarlar bunun nedenini açıklamak için Yunan makamlarının Selanik’te bulunan Anadolu mübadillerinin tepki göstermesinden çekindiğini veya İngiliz gemi sahiplerini rahatsız etmek istemediğini ileri sürüyor.
Fakat bunlar belge değil.
Varsayım.
Hikâye yıllar geçtikçe değişti
İddianın daha sonraki versiyonlarında anlatı giderek kesinleşiyor.
Önce “Anadolu’daki katliam kurbanlarının kemikleri olduğu söyleniyor” denilen yük, zaman içerisinde kesin biçimde “Yunanların ve Ermenilerin kemikleri” haline geliyor.
Ardından 400 ton kemiğin yaklaşık 50 bin insana ait olduğu iddiası ortaya çıkıyor.
Daha sonra bu kemikleri Mustafa Kemal yönetiminin sattığı ekleniyor.
Bazı yayınlarda Fransızların bunlardan gübre yaptığı, bazılarında ise sabun üretildiği dahi ileri sürülüyor.
Fakat 1924 tarihli New York Times haberinde bunların hiçbiri bu kesinlikle bulunmuyor.
Gazete ne 50 bin kişiden söz ediyor ne Mustafa Kemal’in hükümetinin satış yaptığını söylüyor ne de kemiklerin kimliğinin tespit edildiğini bildiriyor.
Kaynaklarda tarih problemi de var
Hikâyenin Yunan literatüründeki önemli kaynaklarından biri Christos Angelomatis’in daha sonra yayımlanan Chronicle of the Great Tragedy adlı eseridir.
Angelomatis, Atina gazetelerinde Şubat 1924’te Zan ile ilgili bir haber yayımlandığından söz ediyor.
Ancak Zan M.’nin Selanik’e gelişiyle ilişkilendirilen tarih 13 Aralık 1924.
Dolayısıyla aynı anlatının içerisinde dahi aylar süren ciddi bir kronoloji problemi ortaya çıkıyor.
Üstelik günümüzdeki bazı internet siteleri Angelomatis’in kitabını “Atina, 1924” şeklinde gösterirken, eserin kullanılan baskısı 1971 tarihlidir.
Bu da daha sonraki bir anlatının çağdaş belge gibi kullanılmasına yol açıyor.
Peki belge nerede?
Meselenin en önemli noktası tam olarak burada.
Eğer 400 tonluk olağanüstü bir yük gerçekten Mudanya’dan çıkarılmış, İngiliz bayraklı bir gemiye yüklenmiş ve Marsilya’daki fabrikalara satılmışsa olayın yalnızca gazetelerde değil, ticari ve resmî kayıtlarda da iz bırakması beklenir.
Ancak yaptığımız taramada şu ana kadar:
Zan’ın 400 ton insan kemiği taşıdığını gösteren yük manifestosuna, konşimentoya, Mudanya gümrük belgesine, Türk hükümetinin satış veya ihracat belgesine, Marsilya gümrük kaydına, Fransız alıcının adına, satış faturasına, kemiklerin insan kemiği olduğunu belirleyen bir inceleme raporuna veya New York Times’ın açılacağını bildirdiği soruşturmanın sonucuna ulaşılamadı.
Daha da önemlisi, kemiklerin belirli Rum veya Ermeni kurbanlara ait olduğunu gösteren herhangi bir adli veya arkeolojik tespit de ortaya konmuş değil.
Gerçek ile iddia birbirinden ayrılmalı
1924 yılında uluslararası basında Zan adlı geminin 400 ton insan kemiği taşıdığına ilişkin haberlerin yayımlandığı gerçek.
Zan veya Zan M. isimli geminin aynı dönemde Selanik’e uğramış olması da mevcut araştırmalar tarafından destekleniyor.
Fakat bundan hareketle:
“Mustafa Kemal Atatürk yönetimi 50 bin Rum ve Ermeni’nin cesetlerini topladı, kemiklerini Fransızlara sattı ve bunlar gübre veya sabun yapıldı”
sonucuna ulaşmak mevcut belgelerin söylediğinin çok ötesine geçiyor.
Bugün kesin tarihî gerçekmiş gibi anlatılan hikâyenin merkezindeki 1924 tarihli haber bile olaydan “söylenti” olarak bahsediyordu.
Aradan geçen yüz yıl içerisinde ise söylentiye yeni ayrıntılar eklendi, belirsizlikler ortadan kaldırıldı ve iddia giderek kesin bir tarihî olay gibi anlatılmaya başlandı.
Ortada gerçek bir 1924 basın hikâyesi var.
Fakat bugün anlatılan hikâyeyi doğrulayacak asıl belge hâlâ yok.
Ve tarihçilik açısından aradaki fark tam olarak burada başlıyor.