Bakü’ye ilk kez giden bir Türk’ün yaşayacağı duygu biraz tuhaftır.
Yurt dışındasınızdır ama kendinizi bütünüyle yabancı hissetmezsiniz. Konuşulan dili büyük ölçüde anlarsınız. İnsanların davranışlarında, sofrada, çayda, müzikte ve geleneklerde tanıdık şeylerle karşılaşırsınız.
Sonra şehri gezmeye başladığınızda başka bir Bakü ortaya çıkar.
Çünkü burası yalnızca Azerbaycan’ın başkenti değildir.
Bakü; Şirvanşahların, Safevilerin, Osmanlıların, Rus İmparatorluğu’nun, petrol milyonerlerinin, 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ve Sovyetler Birliği’nin izlerini aynı şehirde taşıyan çok katmanlı bir tarih merkezidir.
UNESCO da surlarla çevrili tarihî merkezde Zerdüştî, Sasani, Arap, Fars, Şirvanî, Osmanlı ve Rus dönemlerinin etkilerinin görülebildiğine dikkat çekiyor. İçerişehir, Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kulesi 2000 yılından beri Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.
Bakü’yü anlamanın yolu da bu tarih katmanlarının arasından yürümekten geçiyor.
İçerişehir: Bakü’nün içinde başka bir şehir
Bakü’yü tanımaya modern şehrin geniş bulvarlarından değil, surların içinden başlamak gerekir.
Azerbaycanlıların İçərişəhər dediği tarihî merkez, Bakü’nün en eski çekirdeğidir. Yaklaşık 22 hektarlık sur içi alanı bugün modern başkentin ortasında küçük görünebilir. Ancak yüzyıllar boyunca Bakü’nün siyasi, ticari ve gündelik hayatının merkezi burasıydı.
İçerişehir’in dar taş sokaklarında yürürken şehrin tarihini birkaç yüz metre içerisinde okumak mümkündür.
Kız Kulesi, Muhammed Camii, kervansaraylar, hamamlar, mescitler, eski konutlar ve Şirvanşahlar Sarayı birbirine oldukça yakın bir alanda bulunur.
Fakat İçerişehir’i değerli yapan yalnızca tarihî eserlerinin çokluğu değildir.
Burası hâlâ yaşayan bir şehirdir.
Taş sokaklarda yürürken bir Orta Çağ yapısının yanından geçip birkaç metre sonra insanların yaşamaya devam ettiği bir evin avlusuyla karşılaşabilirsiniz. Küçük dükkânlar, sanat atölyeleri, restoranlar ve evler tarihî yapıların arasındadır.
İçerişehir adı bile Bakü’nün değişimini anlatır. Petrolün şehri hızla büyüttüğü 19. yüzyılda yerleşim surların dışına taştıkça eski Bakü, yeni şehirden ayrılarak “içerideki şehir” olarak anılmaya başladı.
Bugün Bakü’ye gidip İçerişehir’in sokaklarında kaybolmadan şehri gördüğünüzü söylemek zordur.
Bakü’nün büyük bilmecesi: Kız Kulesi
İçerişehir’in Hazar’a yakın bölümünde Bakü’nün sembolü yükselir:
Kız Kulesi – Qız Qalası.
Kulenin ne zaman ve hangi amaçla yapıldığı konusunda kesin bir görüş bulunmuyor. Bugünkü anıtsal yapının Orta Çağ’da biçimlendiği kabul edilmekle birlikte, bulunduğu alanın ve bazı yapı katmanlarının çok daha eski dönemlere uzanabileceği değerlendiriliyor. UNESCO da yapının tarihindeki farklı katmanlara dikkat çekiyor.
Savunma kulesi olduğu ileri sürüldü.
Gözetleme amacıyla kullanıldığı düşünüldü.
Daha eski inançlarla ilişkili olabileceğini savunan görüşler ortaya atıldı.
Kesin cevabın bulunamaması Kız Kulesi’ni daha da ilginç hâle getiriyor.
Çünkü bazen bir tarihî yapının cazibesi yalnızca bildiklerimizden değil, hâlâ çözemediğimiz sorulardan kaynaklanır.
Kız Kulesi de Bakü’nün yüzyıllardır ayakta duran büyük bilmecesidir.
Şirvanşahlar Sarayı: Hazar’a bakan bir hanedanın merkezi
İçerişehir’in yüksek kesimlerine çıktığınızda Bakü’nün en önemli tarihî yapılarından biriyle karşılaşırsınız:
Şirvanşahlar Sarayı.
Bugün gördüğümüz kompleks büyük ölçüde 15. yüzyılda, Şirvanşah I. Halilullah döneminde şekillendi. Şirvanşahların siyasi merkezinin Bakü’ye taşınmasının ardından şehir hanedanın önemli yönetim ve kültür merkezlerinden biri hâline geldi.
Ancak burayı tek bir saray binası olarak düşünmemek gerekir.
Kompleks; hükümdarın ikamet ettiği ana yapı, Divanhane, saray camisi, Şirvanşah ailesinin türbesi, hamamlar, Keykubad Camii’nin kalıntıları ve Derviş Türbesi gibi farklı yapılardan oluşur.
Dolayısıyla sarayın avlularında yürürken yalnızca bir hükümdarın evini değil, 15. yüzyıl Şirvan dünyasının siyasi, dinî ve gündelik hayatının merkezlerinden birini geziyorsunuz.
Sarayın mimarisi de Bakü’nün karakterini taşır.
Gösterişli fakat ağırbaşlı taş işçiliği, geometrik süslemeler, kemerler ve kitabeler…
Ve kompleksin içerisinde dışarıdan bakıldığında oldukça mütevazı görünen küçük bir türbe vardır.
Bu türbenin hikâyesi ise Bakü’den Anadolu’ya, İstanbul’a ve Balkanlara kadar uzanır.
Pir Yahyâ Şirvânî: Bakü’den Osmanlı dünyasına uzanan yol
Şirvanşahlar Sarayı kompleksindeki Derviş Türbesi, Bakü’nün Türkiye açısından en ilginç tarihî bağlantılarından birini saklar.
Burada Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî yatmaktadır.
- yüzyılda yaşayan Yahyâ Şirvânî, İslam tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden ve Halvetiyye tarikatının “ikinci pîri” kabul edilen mutasavvıflardan biridir.
Hayatının önemli bölümünü Bakü’de geçirdi. Şirvanşah I. Halilullah döneminde burada geniş bir tasavvuf çevresi oluşturdu.
Fakat Yahyâ Şirvânî’nin tarihî etkisini anlamak için Bakü’nün dışına çıkmak gerekir.
Yetiştirdiği halifeler farklı bölgelere dağıldılar. Halvetîlik zamanla Anadolu’da ve Osmanlı coğrafyasında geniş bir yayılma alanı buldu. Tarikatın çeşitli kolları İstanbul’dan Balkanlara, Anadolu’dan Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkili oldu.
Bu nedenle Şirvanşahlar Sarayı’ndaki küçük türbe yalnızca Azerbaycan tarihinin bir parçası değildir.
Bakü’den Anadolu’ya ve Balkanlara uzanan büyük bir tasavvuf ağının önemli merkezlerinden birini temsil eder.
Bir bakıma Bakü ile İstanbul arasındaki kültürel bağların köklerinden biri burada yatmaktadır.
Ateşgâh: Ateşler Ülkesi’nin kadim dünyası
Bakü merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzaklaşıp Abşeron Yarımadası’ndaki Surahanı’ya gittiğinizde şehrin bambaşka bir tarih katmanıyla karşılaşırsınız:
Ateşgâh.
Azerbaycan’ın “Odlar Yurdu”, yani Ateşler Ülkesi olarak anılması tesadüf değildir.
Abşeron Yarımadası’nın yer altındaki zengin hidrokarbon yatakları nedeniyle doğal gazın bazı noktalarda yüzeye çıkarak yanması, bölgedeki ateş kültlerinin ve anlatılarının şekillenmesinde önemli rol oynadı.
Surahanı Ateşgâhı da bu dünyanın en dikkat çekici yapılarından biridir.
Ancak Ateşgâh hakkında yaygın bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir.
Burayı yalnızca “eski bir Zerdüşt tapınağı” olarak tanımlamak tarihini fazlasıyla basitleştirir.
Bugünkü mimari kompleks esas olarak 17. ve 18. yüzyıllarda şekillendi. Bakü’nün önemli ticaret yollarıyla bağlantısı sayesinde bölgeye gelen Hintli tüccarlar burada ibadet mekânları oluşturdu. Kompleks özellikle Hindu ve Sih ziyaretçilerle ilişkilendirilirken, Abşeron’un çok daha eski ateş kültleri ve Zerdüştî gelenekleri de mekânın tarihsel arka planının parçasıdır.
Ortadaki dört kemerli ateş yapısının çevresinde hücreler bulunur.
Buraya geldiğinizde yalnızca bir dinî yapıyı değil, Hindistan’dan İran’a ve Kafkasya’ya uzanan eski ticaret ve inanç yollarının kesiştiği bir noktayı görürsünüz.
Bakü’nün neden Ateşler Ülkesi’nin başkenti sayıldığını anlamak için görülmesi gereken yerlerden biridir.
Petrol Bakü’yü yeniden yarattı
- yüzyılın ikinci yarısında Bakü’nün kaderi bir kez daha değişti.
Sebebi petroldü.
Abşeron’daki petrol yataklarının büyük ölçekli işletilmesiyle Bakü kısa sürede dünyanın önemli petrol merkezlerinden birine dönüştü.
Şehre büyük miktarda sermaye girdi.
Nobel Kardeşler ve Rothschildler gibi uluslararası yatırımcıların yanı sıra Azerbaycanlı petrol sanayicileri büyük servetler kazandı.
Bakü artık surların içine sığmıyordu.
Avrupa’dan mimarlar getirildi. Geniş caddeler açıldı. Gotik, Neoklasik, Barok ve Art Nouveau etkilerinin görüldüğü konaklar, apartmanlar ve kamu yapıları yükselmeye başladı.
Bugün Bakü’nün en güzel taraflarından biri olan mimari çeşitliliğin önemli bölümü bu dönemin ürünüdür.
Orta Çağ İçerişehir’inden çıktığınızda birkaç dakika içerisinde kendinizi 19. yüzyıl sonu Avrupa şehirlerini hatırlatan sokaklarda bulmanızın nedeni budur.
Ve bu yeni Bakü’nün en önemli simalarından biri Hacı Zeynelabidin Tağıyev idi.
Tağıyev: Bir petrol milyonerinden fazlası
Hacı Zeynelabidin Tağıyev, Azerbaycan’ın modernleşme tarihinin en dikkat çekici şahsiyetlerinden biridir.
Mütevazı şartlardan gelen Tağıyev, petrol sanayisinde kazandığı servetle Bakü’nün en zengin insanlarından biri hâline geldi.
Fakat onu diğer petrol milyonerlerinden ayıran yalnızca kazandığı para değildi.
Tağıyev servetinin önemli bölümünü eğitime, kültüre, hayır kurumlarına ve toplumsal projelere harcadı.
Özellikle Müslüman kız çocuklarının eğitimi için yaptıkları Azerbaycan tarihinde özel bir yere sahiptir. Bakü’de Müslüman kızlar için açılan okulun kurulmasını finanse ederek dönemin toplumsal şartları düşünüldüğünde son derece önemli bir adım attı.
Tağıyev tiyatrodan basına, eğitimden altyapıya kadar farklı alanlarda projeleri destekledi.
Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca “fakirlikten zenginliğe yükselen petrol milyonerinin” hikâyesi değildir.
Petrol servetini toplumun modernleşmesi için kullanmaya çalışan bir hayırseverin hikâyesidir.
Tağıyev’in konağı: Petrol çağının ihtişamı
Bakü’de bugün Azerbaycan Millî Tarih Müzesi olarak kullanılan Tağıyev Konağı, petrol çağının yarattığı yeni Bakü’yü anlamak için mutlaka görülmesi gereken yapılardan biridir.
Konağın inşası 19. yüzyılın sonunda başladı ve yapı 20. yüzyılın başında tamamlandı.
İçeri girdiğinizde İçerişehir’de gördüğünüz mimariden bütünüyle farklı bir dünyayla karşılaşırsınız.
Büyük salonlar, aynalar, sütunlar, zengin süslemeler ve Avrupa ile Doğu estetiğini bir araya getiren iç mekânlar…
Tağıyev’in çalışma odaları ve aile yaşamına ait bölümler de dönemin Bakü seçkinlerinin hayatına ilişkin önemli ipuçları verir.
Konağın en dikkat çekici mekânlarından biri Doğu Salonu’dur. Oryantal süslemelerle oluşturulan salon, dönemin Bakü zenginlerinin hem Doğu’ya ait olma duygusunu hem de Avrupa ile kurdukları yeni ilişkiyi aynı yapı içerisinde göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Bu nedenle Tağıyev Konağı aslında bir insanın evinden fazlasıdır.
Petrolün Bakü’yü nasıl değiştirdiğinin mimariye dönüşmüş hâlidir.
1918: Bakü’ye gelen Kafkas İslam Ordusu
Bakü’nün Türkiye ile tarihî bağlarını anlamak için 1918 yılına gitmek gerekir.
28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi.
Ancak Bakü yeni cumhuriyetin kontrolünde değildi.
Azerbaycan hükûmeti ile Osmanlı Devleti arasında 4 Haziran 1918’de imzalanan Batum Antlaşması’nın ardından Osmanlı askerî desteği bölgeye ulaştı.
Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan kuvvetleriyle birlikte Bakü yönünde ilerledi.
Aylar süren mücadelelerin ardından 15 Eylül 1918’de şehir ele geçirildi.
Bu tarih Azerbaycan ve Türkiye’nin ortak tarih hafızasında önemli bir yere sahiptir.
Ancak 1918 Bakü’sü yalnızca askerî zaferlerin anlatıldığı bir dönem değildir. Yıl boyunca şehir ve çevresinde Müslüman ve Ermeni sivillerin ağır şiddet ve katliamlara maruz kaldığı farklı safhalar yaşandı. Bu nedenle Bakü’nün 1918 hikâyesi bütün tarafların yaşadığı kayıpları dikkate alan geniş bir tarihsel çerçevede değerlendirilmelidir.
Bugün şehirde yürürken Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlığın yalnızca günümüz diplomasisine dayanmadığını anlamak için bu geçmişi bilmek gerekir.
Sovyet Bakü’sü
1920’de Azerbaycan Sovyet hâkimiyetine girdi.
Bakü’nün üzerine yeni bir tarih katmanı daha eklendi.
Şehir Sovyetler Birliği’nin en önemli petrol merkezlerinden biri olarak gelişmeye devam etti. Geniş caddeler, büyük kamu binaları, apartman blokları ve daha sonra metro ağı, Bakü’nün görünümünü yeniden değiştirdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Bakü petrolünün Sovyet savaş ekonomisi açısından önemi daha da arttı.
Almanya’nın Kafkasya yönündeki 1942 harekâtının stratejik hedefleri arasında bölgenin petrol kaynaklarına ulaşmak da bulunuyordu.
Bakü böylece yalnızca Azerbaycan’ın başkenti değil, 20. yüzyılın büyük güç mücadelelerinin merkezindeki enerji şehirlerinden biri hâline geldi.
20 Ocak: Şehrin yakın tarihindeki büyük yara
Bakü’yü anlamak için yalnızca eski tarihini değil, yakın tarihini de bilmek gerekir.
20 Ocak 1990, modern Azerbaycan hafızasının en önemli tarihlerinden biridir.
Sovyet birliklerinin Bakü’ye girmesi sırasında çok sayıda insan hayatını kaybetti ve yüzlerce kişi yaralandı.
Azerbaycan’da Qara Yanvar – Kara Ocak olarak anılan olaylar, Sovyet yönetimine karşı toplumsal tepkiyi daha da büyüttü ve bağımsızlığa giden sürecin simge olaylarından biri hâline geldi.
Bu nedenle Bakü’de Şehitler Hıyabanı yalnızca güzel manzarası nedeniyle ziyaret edilen bir yer değildir.
Azerbaycan’ın yakın tarih hafızasının merkezlerinden biridir.
Hazar’a ve şehre yukarıdan baktığınız bu noktada Bakü’nün güzelliğiyle yakın tarihinin acısı aynı manzarada birleşir.
Hazar: Bakü’nün önündeki büyük dünya
Bakü’yü anlatıp Hazar’dan söz etmemek mümkün değildir.
Çünkü Bakü, Hazar olmadan düşünülemez.
Hazar Denizi, dünya okyanuslarıyla doğal bağlantısı bulunmayan ve yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük kapalı iç su kütlesidir.
Kıyıları beş ülke tarafından paylaşılır:
Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve İran.
Fakat Hazar Bakü için yalnızca coğrafi bir özellik değildir.
Şehrin varlık nedenlerinden biridir.
Yüzyıllar boyunca İran, Kafkasya, Rusya ve Orta Asya arasındaki ticaret yollarının önemli bir bölümü Hazar üzerinden geçti.
Limanlar gelişti.
Balıkçılık yapıldı.
İnsanlar ve mallar kıyılar arasında taşındı.
- yüzyılda petrol sanayisinin yükselmesiyle Hazar’ın önemi daha da arttı. Petrolün taşınması, liman faaliyetleri ve sanayileşme Bakü kıyılarının görünümünü değiştirdi.
Bugün ise kıyının önemli bir bölümü bambaşka bir kimliğe sahip.
Bakü Bulvarı boyunca yürürken bir tarafta Hazar’ı, diğer tarafta modern şehrin siluetini görürsünüz.
Bakü’nün meşhur rüzgârı da çoğu zaman size eşlik eder.
Şehrin adının kökeninin dahi rüzgârlarla ilişkilendirildiği çeşitli açıklamalar vardır; kesin etimoloji tartışmalı olsa da Bakü’nün rüzgârla ilişkisini şehri ziyaret eden herkes kısa sürede fark eder.
Günün sonunda Hazar kıyısında yürümek, Bakü ziyaretinin belki de en güzel ritüellerinden biridir.
Bakü yalnızca taşlardan ibaret değil
Bir şehri yalnızca tarihî yapılarıyla tanımak mümkün değildir.
Bakü’yü anlamak için sofrasına oturmak, çayını içmek ve müziğini dinlemek gerekir.
Azerbaycan’da çay yalnızca bir içecek değil, güçlü bir sosyal gelenektir.
Armudu bardakta servis edilen çayın yanında reçeller, tatlılar ve kuruyemişler bulunabilir. Uzun sohbetlerin merkezinde çoğu zaman çay vardır.
Sofrada ise pilavlar, dolmalar, kebaplar, düşbere, kutab ve Azerbaycan’ın farklı bölgelerinden gelen çok sayıda yemekle karşılaşırsınız.
Müzikte muğam, Azerbaycan kültürünün en güçlü ifadelerinden biridir.
UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası kapsamında tanınan Azerbaycan muğamı; tar, kamança ve geleneksel vokal icrayla yüzyılların müzik birikimini taşır.
Türkiye’den gelen bir ziyaretçi açısından Bakü’nün en güzel taraflarından biri burada ortaya çıkar.
Bir kelimeyi hemen anlarsınız.
Bir başka kelime size yabancı gelir.
Bir yemek tanıdıktır ama tadı farklıdır.
Bir ezgi Anadolu’dan bir şeyler hatırlatır fakat bütünüyle Azerbaycan’a aittir.
Bakü insana sürekli aynı duyguyu yaşatır:
Tanıdık ama farklı.
Peki neden Bakü’ye gitmeliyiz?
Bakü’ye yalnızca Kız Kulesi’ni görmek için gitmemelisiniz.
İçerişehir’in taş sokaklarında bir Orta Çağ kentinin izlerini sürmek; Şirvanşahlar Sarayı’nda eski bir hanedanın dünyasına girmek; Pir Yahyâ Şirvânî’nin türbesinde Bakü’den Anadolu ve Balkanlara yayılan tasavvuf geleneğini düşünmek için gitmelisiniz.
Ateşgâh’ta bu toprakların neden Ateşler Ülkesi olarak anıldığını anlamak için…
Tağıyev’in konağında petrolün yalnızca bir insanı değil, bütün bir şehri nasıl değiştirdiğini görmek için…
1918’in izlerinde Türkiye ile Azerbaycan’ın kesişen tarihini hatırlamak için…
Şehitler Hıyabanı’nda modern Azerbaycan’ın yakın tarihini anlamak için…
Ve günün sonunda Hazar’ın kıyısında yürümek için.
Çünkü Bakü’nün en önemli özelliği tek bir döneme ait olmamasıdır.
Burada aynı gün içerisinde Orta Çağ’dan petrol çağına, Rus İmparatorluğu’ndan Sovyet dönemine ve oradan 21. yüzyıla yürüyebilirsiniz.
Ama Türkiye’den gelenler için Bakü’nün başka bir özelliği daha vardır.
Bakü bize uzak olmadığı hâlde farklıdır.
Farklı olduğu hâlde yabancı değildir.
Belki de bu yüzden şehirden ayrılırken insanın zihninde yalnızca gördüğü yapılar kalmaz.
Bir yakınlık duygusu da kalır.
Bazı şehirler gezilir.
Bazı şehirler ise okunur.
Bakü, ikincilerden biri.