Yaklaşık 2 bin yıl geriden…
Çünkü gerçekten “tarihin en iyi Roma’sını” arıyorsak karşımıza Totti, Batistuta ya da Cafu değil; Traianus, Hadrianus ve Marcus Aurelius çıkıyor.
Peki Roma İmparatorluğu, yaklaşık beş asırlık tarihinde gerçekten ne zaman zirvedeydi?
Bunun tek ve tartışmasız bir cevabı yok. “En iyi” derken en geniş sınırlara ulaşmış Roma’yı mı, askerî bakımdan en güçlü Roma’yı mı, ekonomik refahı ve siyasi istikrarı en yüksek Roma’yı mı kastediyoruz?
Bütün bu ölçütleri birlikte değerlendirdiğimizde ise karşımıza çok güçlü bir aday çıkıyor:
MS 96–180 arasındaki dönem.
Geleneksel tarih yazımında bu çağ, “Beş İyi İmparator” dönemi olarak bilinir.
Nerva, Traianus, Hadrianus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius…
Bu yaklaşık 84 yıllık dönem Roma’nın siyasi istikrarının, ekonomik gücünün, şehirleşmesinin ve imparatorluk sisteminin en yüksek noktalarından biri kabul edilir. Metropolitan Museum of Art da özellikle MS 2. yüzyılın ilk yarısını Roma’nın güç, ekonomik kudret ve sanatsal başarı bakımından zirve dönemlerinden biri olarak değerlendiriyor.
Nerva ile başlayan dönem
Hikâye MS 96’da İmparator Domitianus’un öldürülmesiyle başladı.
Yerine geçen Nerva, yalnızca iki yıl hüküm sürdü. Ancak Roma tarihinin sonraki seksen yılını etkileyecek son derece önemli bir karar aldı.
Kendisinden sonra tahta geçmesi için biyolojik bir oğul bırakmak yerine, ordunun saygı duyduğu başarılı komutan Traianus’u evlat edinerek halefi yaptı.
Bu uygulama sonraki hükümdarlar döneminde de devam etti. Traianus Hadrianus’a, Hadrianus Antoninus Pius’a, Antoninus Pius ise Marcus Aurelius ve Lucius Verus’a uzanan bir haleflik zincirinin parçası oldu.
Böylece Roma, yaklaşık bir asır boyunca taht mücadelelerinin görece sınırlı kaldığı bir yönetim istikrarı yakaladı.
Sonraki yüzyıllarda bu hükümdarlar “Beş İyi İmparator” adıyla anılacaktı.
Ancak bu ifadenin antik Romalıların kullandığı resmî bir sınıflandırma olmadığını da belirtmek gerekir. Kavram özellikle daha sonraki Avrupa tarih yazımında yaygınlaştı.
Bu beş hükümdarın içinde Roma’yı coğrafi bakımdan zirveye çıkaran isim ise Traianus oldu.
Roma’nın haritada en büyük olduğu an
Traianus MS 98’de imparator olduğunda deneyimli bir asker ve yöneticiydi.
Önce Daçya’ya yöneldi.
MS 101–102 ve 105–106 yıllarındaki savaşların ardından bugünkü Romanya’nın önemli bölümünü kapsayan Daçya, Roma hâkimiyetine girdi. Bölgenin zengin maden kaynakları da imparatorluğun ekonomik gücüne katkıda bulundu.
Traianus daha sonra doğuya yöneldi.
Part İmparatorluğu’na karşı gerçekleştirilen seferler sırasında Roma orduları Ermenistan ve Mezopotamya’ya ilerledi; Part başkentlerinden Ktesiphon ele geçirildi.
Ve MS 117’ye gelindiğinde Roma İmparatorluğu tarihindeki en geniş sınırlara ulaşmıştı.
Ortaya çıkan harita olağanüstüydü.
Britanya’dan Kuzey Afrika’ya, İber Yarımadası’ndan Balkanlar ve Anadolu’ya, Mısır’dan Mezopotamya’ya kadar uzanan devasa bir imparatorluk…
Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma topraklarıyla çevriliydi.
Romalıların Mare Nostrum — “Bizim Deniz” dediği Akdeniz, fiilen Roma dünyasının merkezindeki büyük bir iç denize dönüşmüştü.
Eğer “tarihin en iyi Roma’sı” derken haritadaki en büyük Roma’yı kastediyorsak cevap oldukça açık:
Traianus’un Roma’sı.
Fakat büyük bir imparatorluğu fethetmek başka, onu uzun süre yönetebilmek başka bir meseleydi.
Hadrianus frene bastı
Traianus MS 117’de öldüğünde yerine Hadrianus geçti.
Yeni imparator önündeki devasa haritaya baktığında selefinden farklı bir politika izledi.
Roma belki tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmıştı ancak özellikle doğudaki yeni fetihlerin elde tutulması son derece zordu.
Hadrianus bu nedenle Traianus’un Mezopotamya’daki fetihlerinin önemli bölümünden vazgeçti.
Artık hedef yeni topraklar kazanmak değil, eldeki imparatorluğu sağlamlaştırmaktı.
Bu politikanın bugün hâlâ ayakta duran en meşhur sembollerinden biri Britanya’nın kuzeyinde inşa ettirilen Hadrianus Duvarı’dır.
Fakat Hadrianus yalnızca sınırlar inşa eden bir hükümdar değildi.
İmparatorluğun çok büyük bölümünü bizzat dolaştı. Britanya’dan Yunanistan’a, Anadolu’dan Mısır’a kadar eyaletleri ziyaret etti; garnizonları denetledi, şehirlerin sorunlarıyla ilgilendi ve savunma sistemlerini yeniden düzenledi.
Traianus döneminde sorulan soru şuydu:
Roma daha ne kadar büyüyebilir?
Hadrianus dönemindeyse soru değişmişti:
Bu kadar büyük bir Roma nasıl korunabilir?
İmparatorluk tarihindeki belki de en önemli stratejik dönüşümlerden biri buydu.
Antoninus Pius: Roma’nın sessiz zirvesi
Hadrianus’un ardından MS 138’de Antoninus Pius imparator oldu.
Yaklaşık 23 yıl hüküm sürdü.
Popüler tarih anlatılarında Traianus, Hadrianus veya Marcus Aurelius kadar tanınmaz. Çünkü onun döneminde büyük fetihler veya imparatorluğu sarsan büyük krizler nispeten azdı.
Fakat tam da bu nedenle Antoninus Pius dönemi, “Roma ne zaman gerçekten zirvedeydi?” sorusuna verilebilecek en ilginç cevaplardan biridir.
İmparatorluk hâlâ devasa sınırlara sahipti.
Akdeniz ticaret yolları çalışıyor, şehirler gelişiyor, yollar, su kemerleri, hamamlar, tapınaklar ve kamu yapıları Roma dünyasının dört bir yanında yükseliyordu.
Daha önemlisi, Roma artık yalnızca Roma şehrinden yönetilen bir İtalyan imparatorluğu olmaktan giderek uzaklaşıyordu.
İspanya, Galya, Balkanlar, Anadolu, Suriye ve Kuzey Afrika’daki eyalet elitleri imparatorluk sisteminin ayrılmaz parçaları haline gelmişti.
Roma ordusunda, bürokrasisinde ve Senatosu’nda eyaletlerden gelen insanların ağırlığı artıyordu.
Bir zamanların küçük şehir devleti artık çok farklı halkları aynı siyasi ve ekonomik sistem içerisinde tutan Akdeniz ölçeğinde bir imparatorluk düzenine dönüşmüştü.
Bu açıdan Roma’nın gerçek zirvesi, haritanın en geniş olduğu Traianus döneminden ziyade sistemin en rahat işlediği Antoninus Pius yılları bile sayılabilir.
Marcus Aurelius: Zirvede ilk çatlaklar
MS 161’de tahta çıkan Marcus Aurelius, bugün Roma’nın en tanınmış imparatorlarından biri.
Bunun nedeni yalnızca hükümdarlığı değil.
Stoacı felsefenin en önemli metinlerinden biri kabul edilen Meditationes — Kendime Düşünceler adlı eseri nedeniyle tarihe “filozof imparator” olarak geçti.
Ancak Marcus Aurelius’un yönettiği Roma, Antoninus Pius’un devraldığı sakin Roma değildi.
Önce doğuda Partlarla savaş başladı.
Ardından imparatorluk tarihinin en ağır salgınlarından biri ortaya çıktı:
Antoninus Vebası.
Salgının imparatorluğun nüfusu ve ekonomisi üzerindeki kesin etkisi bugün hâlâ tartışılıyor. Ancak Roma dünyasında ciddi bir demografik ve askerî baskı yarattığı konusunda genel bir görüş birliği bulunuyor.
Aynı dönemde Tuna sınırındaki Germen ve diğer toplulukların baskısı arttı.
Marcus Aurelius hayatının önemli bir bölümünü kuzey sınırlarında savaşarak geçirmek zorunda kaldı.
Roma hâlâ dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi.
Fakat imparatorluk sisteminin üzerindeki baskılar artık görünür hale gelmeye başlamıştı.
MS 180’de Marcus Aurelius öldü.
Yerine oğlu Commodus geçti.
Ve böylece “Beş İyi İmparator” olarak adlandırılan dönem sona erdi.
Peki neden “Beş İyi İmparator”?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
“İyi” sözcüğünü bugünkü ahlaki ölçülerimizle değerlendirmemek gerekir.
Bu dönem herkes için bir “altın çağ” değildi.
Roma ekonomisinde köle emeği önemli bir yere sahipti. İmparatorluğun sınırları büyük ölçüde savaşlarla genişletilmişti. Fethedilen toplumlar ağır bedeller ödemiş, isyanların bastırılması büyük yıkımlara yol açmıştı.
Dolayısıyla Nerva’dan Marcus Aurelius’a kadar uzanan hükümdarlara “iyi” denilmesi, onların bütün politikalarının ahlaken iyi olduğu anlamına gelmez.
Burada kastedilen esas olarak Roma devletinin istikrarı, yönetim kapasitesi ve imparatorluk sisteminin başarısıdır.
Bu ayrım, Roma’nın “altın çağı” kavramını anlamak açısından önemlidir.
Roma gerçekten ne kadar güçlüydü?
Roma’nın MS 2. yüzyıldaki gücü yalnızca lejyonlarının sayısıyla açıklanamaz.
İmparatorluğu ayakta tutan olağanüstü bir altyapı sistemi bulunuyordu.
Binlerce kilometrelik yollar askerlerin, tüccarların ve haberlerin hareketini sağlıyordu.
Limanlar Akdeniz ticaretini birbirine bağlıyordu.
Su kemerleri büyük şehirleri besliyordu.
Roma para sistemi imparatorluğun çok geniş bölümünde ekonomik alışverişi kolaylaştırıyordu.
Yerel elitlerin Roma yönetimine dahil edilmesi ise merkez ile eyaletler arasındaki bağı güçlendiriyordu.
Bir tüccar İspanya’dan yola çıkıp Galya üzerinden İtalya’ya, oradan Yunanistan'a veya Anadolu'ya ulaşabiliyordu ve seyahatinin büyük bölümünü aynı siyasi sistem içerisinde gerçekleştiriyordu.
Roma’nın gerçek gücü belki de burada yatıyordu:
Devasa bir coğrafyayı birbirine bağlayabilmesinde.
Peki “tarihin en iyi Roma’sı” hangisiydi?
Cevap, neyi ölçtüğümüze göre değişiyor.
En geniş Roma’yı arıyorsak:
Traianus dönemi, MS 117.
En istikrarlı ve müreffeh Roma’yı arıyorsak:
MS 2. yüzyılın ilk yarısı ve özellikle Antoninus Pius dönemi.
Askerî güç, ekonomik kapasite, şehirleşme, yönetim sistemi ve siyasi istikrarı birlikte değerlendiriyorsak:
MS 96–180 arasındaki Beş İyi İmparator dönemi, Roma tarihinin zirvesi için en güçlü adaylardan biri.
Fakat tarihin ironisi de tam burada ortaya çıkıyor.
Traianus döneminde Roma, genişleyebileceği sınırların neredeyse sonuna ulaşmıştı.
Hadrianus bunun sürdürülebilir olmadığını fark etmişti.
Marcus Aurelius dönemindeyse sınırlar üzerindeki baskı, salgınlar ve savaşların maliyeti giderek artıyordu.
Başka bir ifadeyle Roma’nın zirvesi, aynı zamanda gelecekte yaşayacağı problemlerin ilk işaretlerinin görünmeye başladığı dönemdi.
Yaklaşık iki bin yıl sonra yeniden soralım:
“Tarihin en iyi Roma’sı hangisiydi?”
Futbol dünyasının cevabını futbolcular ve teknik direktörler tartışmaya devam etsin.
Biz tarih tarafından bakalım:
En güçlü aday, MS 2. yüzyılın Roma İmparatorluğu.
Ve dün geceden sonra küçük bir not düşelim:
Fenerbahçe Roma’yla berabere kaldı. Ama Traianus’un Roma’sıyla karşılaşmak herhalde biraz daha zor olurdu.