Birkaç gün önce, komedyen Deniz Göktaş’ın mizah anlayışını eleştirirken şunu söylemiştim: Beğenmiyorum. Yaptığı birçok skeç bana göre komik değil. Dahası, özgürlük iddiasıyla yapılan mizahın da kendi içinde tutarlı olması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten bir diktatörlük olduğunu iddia edenlerin, o iddiayı rahatça dile getirebilmeleri bile üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.
Ancak bugün konuşmamız gereken konu bu değil.
Bugün konuşmamız gereken konu, bir hukuk devletinde usulün de en az sonuç kadar önemli olduğudur.
Hukuk devletinde soruşturmanın yeri
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, Deniz Göktaş hakkında bazı gösterilerinde dini değerlere yönelik ifadeleri nedeniyle çok sayıda şikâyet yapıldı. Basına yansıyan haberlerde, bu başvuruların ardından adli sürecin işletildiği ifade ediliyor.
Eğer gerçekten Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinde düzenlenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ya da “dini değerleri alenen aşağılama” kapsamında bir suç şüphesi oluşmuşsa, savcılığın soruşturma yürütmesi hukuk devletinin doğal işleyişidir. Hukuk, hiçbir alanı tamamen dokunulmaz ilan edemez.
Çünkü din, milyonlarca insanın yalnızca inancı değil; kimliği, vicdanı ve hayatının merkezidir.
İfade özgürlüğü elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Mizah da toplumun nefes alma alanlarından biridir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da ifade özgürlüğünün mutlak olmadığı; başkalarının haklarının, kamu düzeninin ve toplumsal barışın korunması amacıyla belirli sınırlandırmalara tabi olabileceği kabul edilmektedir.
Özgürlük, başkasının kutsalını aşağılamanın sınırsız lisansı değildir.
Hukukta ölçülülük ilkesi
Fakat tam da burada başka bir ilke devreye giriyor.
Hukuk yalnızca ne yaptığınızla değil, nasıl yaptığınızla da ölçülür.
Kamuoyuna yansıyan ters kelepçe görüntüleri bu nedenle ciddi bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Bir kişi hakkında soruşturma yürütülüyor olabilir.
Gözaltına alınabilir.
İfadesi alınabilir.
Hakkında dava açılabilir.
Bütün bunlar hukukun içinde kalır.
Ama kaçma, direnme ya da güvenlik riski bulunduğuna dair somut bir durum yoksa, kişiyi kamuoyu önünde aşağılayacak veya gereksiz güç kullanıldığı izlenimi oluşturacak görüntüler ortaya çıkıyorsa, bunun hukuk devleti açısından ayrıca sorgulanması gerekir. Güvenlik tedbirlerinin gerekliliği ve ölçülülüğü, her olayın kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.
Çünkü o görüntü yalnızca gözaltına alınan kişiyi etkilemez.
Devleti de temsil eder.
Adalet algısını da etkiler.
Toplumsal kutuplaşmayı da büyütür.
Sonra tartışmanın konusu artık işlendiği iddia edilen fiil olmaktan çıkar.
Herkes ters kelepçeyi konuşmaya başlar.
İşte tam da bu yüzden, hukuken güçlü görünen bir süreç, iletişim açısından zayıflayabilir.
Güçlü devletin ölçüsü
Ben hâlâ dini değerlerin bilinçli şekilde aşağılanmasını doğru bulmuyorum.
Mizah; zekâyla yapılır, hakaretle değil.
İnanç sahiplerinin kutsallarını aşağılayarak kahkaha üretmek, ifade özgürlüğü tartışmasının ötesinde toplumsal barışı da zedeleyen bir tercihtir.
Ama aynı şekilde, devletin gücünü kullanırken ölçülülük ilkesinden uzaklaşıldığı izlenimi veren uygulamalar da doğru değildir.
Çünkü hukuk, intikam duygusuyla değil, adalet duygusuyla işler.
Bir hukuk devletinde hem kutsallar korunabilir hem de insan onuru gözetilebilir.
İkisini aynı anda başarabilmek, güçlü devlet olmanın en önemli göstergesidir.
Asıl Soru
Asıl soru şudur:
Bir kişinin ters kelepçeyle görüntülenmesi gerçekten adalete mi hizmet ediyor, yoksa tartışmayı bambaşka bir noktaya mı taşıyor?
Bu soruya verilecek dürüst cevap, yalnızca bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor.