Uluslararası sistem uzun zamandır bu kadar kırılgan olmamıştı.
Bir yanda Rusya-Ukrayna savaşı üçüncü yılına yaklaşırken Avrupa, İkinci Dünya Savaşı sonrasının en büyük güvenlik krizini yaşamaya devam ediyor. Diğer tarafta İsrail-İran gerilimi, Orta Doğu'yu her an bölgesel bir savaşa sürükleyebilecek potansiyele sahip. Kızıldeniz'de ticaret yolları tehdit altında. Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet artık yalnızca ekonomik değil; askeri, teknolojik ve jeopolitik bir mücadeleye dönüşmüş durumda.
Bütün bunların üzerine NATO içerisinde giderek büyüyen görüş ayrılıkları, Avrupa'nın kendi güvenlik mimarisini tartışmaya başlaması ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yük paylaşımı konusundaki sert söylemleri eklendiğinde dünya, yeni bir denge arayışının içine girmiş bulunuyor.
Tam da böyle bir dönemde gözler Türkiye'ye çevriliyor.
Çünkü artık Türkiye, yalnızca bulunduğu coğrafyanın değil, küresel güvenlik denkleminde hesap yapılmadan adım atılamayan ülkelerden biri haline geliyor.
Yakında Türkiye'de düzenlenecek NATO Zirvesi de bunun en somut göstergelerinden biri olacak.
Bu zirve sadece bir diplomatik organizasyon değil; Türkiye'nin uluslararası sistem içerisindeki ağırlığının tescil edildiği bir platform niteliği taşıyor.
Eski Türkiye olsaydı...
Bundan yirmi yıl önce Türkiye çoğu zaman Batı'nın güvenlik politikalarını takip eden, krizlerde kendisine biçilen rolü üstlenen bir ülke konumundaydı.
Bugün ise tablo tamamen değişmiş durumda.
Artık Ankara; Moskova ile konuşabilen, Washington ile müzakere edebilen, Kiev ile ilişkilerini sürdüren, Körfez ülkeleriyle ortaklık geliştiren, Afrika'da etkinlik kuran, Türk Devletleri Teşkilatı'nı büyüten ve aynı anda Balkanlar'dan Kafkasya'ya kadar geniş bir coğrafyada diplomatik ağırlık oluşturan bir ülke görünümünde.
Dış politika artık sadece açıklamalarla yürümüyor.
Sahada güç üretmeyen hiçbir ülkenin masada söz sahibi olamadığı bir çağdayız.
Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayinde gerçekleştirdiği dönüşüm tam da bu nedenle yalnızca ekonomik veya teknolojik bir başarı değildir.
Bu aynı zamanda diplomatik kapasiteyi büyüten stratejik bir devrimdir.
Savunma sanayi sadece silah üretmiyor
Bir ülkenin ürettiği silah kadar, o silahın oluşturduğu caydırıcılık da önemlidir.
Bugün Türk SİHA'larının, hava savunma sistemlerinin, deniz platformlarının, milli gemilerin, füze teknolojilerinin ve beşinci nesil savaş uçağı projelerinin uluslararası arenada oluşturduğu etki, Türkiye'nin diplomatik masadaki pazarlık gücünü de artırıyor.
Eskiden güvenlik satın alan Türkiye, bugün güvenlik ihraç eden ülkeler arasında gösteriliyor.
Birçok ülke savunma iş birliği için Ankara'nın kapısını çalıyor.
Çünkü artık Türkiye sadece bir pazar değil, aynı zamanda teknoloji üreten bir ortak.
Savunma sanayindeki bu yükseliş, Türkiye'nin dış politikadaki hareket alanını da genişletiyor.
NATO'nun yeni gerçeği
NATO bugün tarihinin belki de en karmaşık dönemlerinden birini yaşıyor.
Avrupa ülkeleri Rusya tehdidini merkeze alırken Amerika'nın öncelikleri giderek Hint-Pasifik bölgesine kayıyor.
Avrupa savunmasını kim üstlenecek?
ABD yük paylaşımını daha ne kadar sürdürecek?
NATO yeni tehditlere karşı nasıl yeniden yapılanacak?
İşte bu soruların cevabı aranırken Türkiye'nin önemi daha da artıyor.
Çünkü NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, Karadeniz'i kontrol eden boğazlara sahip tek müttefik konumunda bulunuyor.
Aynı zamanda Orta Doğu, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Balkanlar'ın kesişim noktasında yer alıyor.
Yani Türkiye yalnızca coğrafi olarak değil, jeopolitik anlamda da vazgeçilmez bir ülke haline geliyor.
Yaklaşan NATO Zirvesi tam da bu nedenle sembolik olmaktan çok daha büyük anlam taşıyor.
Bu zirvede konuşulacak başlıklar kadar, zirvenin Türkiye'de yapılıyor olması da başlı başına bir mesaj niteliğinde.
Erdoğan ve lider diplomasisis
Son yıllarda uluslararası krizlerde dikkat çeken bir başka unsur ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yürüttüğü yoğun diplomasi oldu.
Rusya ile Ukrayna arasında tahıl koridoru girişiminden esir takaslarına kadar birçok kritik süreçte Türkiye arabulucu rolü üstlendi.
Körfez ülkeleriyle normalleşme, Afrika açılımı, Türk Devletleri arasındaki iş birlikleri ve Avrupa ile yeniden kurulan diyalog kanalları da bu diplomasinin önemli başlıkları arasında yer aldı.
Elbette bu politikaların tamamı herkes tarafından aynı şekilde değerlendirilmeyebilir.
Ancak uluslararası sistem açısından bakıldığında, Erdoğan'ın dünyanın birçok lideriyle doğrudan temas kurabilen ve kriz anlarında telefon diplomasisi yürütebilen sayılı liderlerden biri olduğu gerçeği de göz ardı edilemez.
Bugün küresel siyasette en değerli unsur, konuşabilmektir.
Türkiye ise farklı bloklarla aynı anda konuşabilen nadir ülkelerden biridir.
Dünya yeniden kuruluyor
Belki de en önemli soru şu:
Dünya eski düzenine geri dönecek mi?
Muhtemelen hayır.
Yeni ittifaklar kuruluyor.
Yeni enerji koridorları oluşuyor.
Yeni ticaret yolları belirleniyor.
Yeni güvenlik anlayışları geliştiriliyor.
Kısacası dünya yeniden şekilleniyor.
İşte tam bu süreçte ülkelerin geleceğini belirleyecek olan şey sadece ekonomik büyüklükleri olmayacak.
Diplomatik etkinlikleri, askeri kapasiteleri, teknolojik üretimleri ve kriz yönetme becerileri de en az ekonomik güç kadar belirleyici olacak.
Türkiye son yıllarda bütün bu alanlarda önemli bir kapasite inşa etmeye çalışıyor.
Yakında gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de bu yükselen rolün uluslararası kamuoyu tarafından yakından izleneceği kritik bir eşik olacak.
Çünkü artık mesele sadece Türkiye'nin NATO içinde nerede durduğu değil.
Asıl soru şudur:
Yeni dünya kurulurken Türkiye, masada oturan ülkelerden biri mi olacak; yoksa masayı kuran ülkeler arasında mı yer alacak?
Önümüzdeki yıllar bu sorunun cevabını çok daha net ortaya koyacak gibi görünüyor.
Ama geçtiğimiz yıl ABD’de Trump’ın hemen yanında oturan bir Erdoğan ve masanın iki yanına dizilmiş bölge ülkeleri vardı. Sanırım bu gelecek için bir ipucu veriyor.