Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan ve DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan “birlikte” Türkiye buluşmaları yapıyorlar. Anadolu’da birlikte görünüyorlar.
Bir yandan da Yeniden Refah Partisi ile neredeyse tamamlanmış, Anahtar Parti ile de olumlu giden ittifak süreçleri söz konusu. Seçim sathında İYİ Parti’nin de gündeme gelmesi muhtemel.
Kaynaklarla konuştuğumda “Saadet - Yeniden Refah arasında kurulacak olan ittifakın “Milli Görüş İttifakı” olacağı ancak bunun siyasetin genelinde bir anlam ifade etmediği, bunun yerine muhafazakâr, milliyetçi, demokrat partilerin bir arada olmasıyla bir rüzgâr olabileceği” fikrinin hâkim olduğunu söylüyorlar.
Cumhurbaşkanı adaylığı konusunda Mansur Yavaş ismi öne çıkıyor ama kimle konuşsam “Aday olmaz” kanısının nedense arttığını gördüm. Adaylık konusunda net olan buradaki partiler arasında bir tek Yeniden Refah. Fatih Erbakan’ın adaylığında karar kılmış durumdalar.
NOT: Anahtar Parti kaynakları ile konuştum.
Kendilerinin herhangi bir ittifak gündemleri yokmuş. “Siyaseti bu ajanda ile yapmıyoruz. Biz kimsenin b planı değiliz, milletin a planı iddiasındayız” dediler.
Para yoksa, soru daha da büyüyor
Siyasette bazen yapılan bir açıklama, iddiayı çürütmek yerine daha büyük bir tartışmanın kapısını aralar.
CHP İletişim Koordinatörü Ali Haydar Fırat’ın açıkladığı “Medyaya aktarılan paralar” ile ilgili öne çıkan Baba Ocağı sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Cihan Güner, söz konusu paranın hesaplarına ulaşmadığını ifade etti.
Eğer gerçekten durum buysa, tartışmanın yönü değişiyor.
Çünkü mesele artık “para gönderildi mi?” sorusundan çıkıp “gönderildiyse nereye gitti?” sorusuna dönüşüyor.
Ortada iki farklı anlatım var.
Bir tarafta belirli meblağların düzenli şekilde aktarıldığını ileri süren açıklamalar…
Diğer tarafta ise “hesabımıza böyle bir para gelmedi” diyenler…
İki iddia aynı anda doğru olamaz.
Eğer para gerçekten Baba Ocağı’na ulaşmadıysa, o hâlde belgelerde görünen transferlerin muhatabı kim?
Bu soru sadece ilgili yayın organını değil, iddiayı ortaya atanları da ilgilendiriyor.
Çünkü kamuoyunun güveni, ancak şeffaflıkla korunabilir.
Siyasette bazen inkâr etmek yeterli değildir.
Bazen inkâr, daha büyük soruların başlamasına neden olur.
Bugün tam da böyle bir noktadayız.
Artık cevap bekleyen soru şudur:
Para gerçekten nereye gitti?
İmamoğlu Hakimi Tarihle Baş Başa Bırakmayı Tercih Edebilirdi
Silivri’de birinci celsenin sonu da aynı başı gibi gergin oldu.
Hatırlayalım, ilk gün Ekrem İmamoğlu “Selamlama konuşması” yapmak istemişti ve Mahkeme Başkanı “böyle bir usul yok” demişti.
Şimdi de İmamoğlu kimlik tespitini vermeden uzun uzun konuşma yapmaya başlamıştı ve başkan “Ekrem Bey, kimlik tespitinizi vererek savunmanıza başlayın” dedi. Ancak Ekrem İmamoğlu “Savunma hakkının kısıtlandığını” gerekçe göstererek davranışını sürdürdü ve salondan atılmasına kadar sürecek olan tartışma yaşandı.
Şimdi burada İmamoğlu’nun haklı olduğu taraf, kendisine savunmasını yapması için bir süre söylenmesi. Çünkü savunmayı aslında istediği kadar yapabilir. Savunma hakkı kutsaldır. İmamoğlu burada haklı.
Ancak usul esastan önce gelir. İmamoğlu savunmasına usule riayet ederek başlasaydı, daha sonra tarih ile mahkeme başkanını baş başa bıraksaydı daha doğru olmaz mıydı?
Mahkeme Başkanı, böyle tarihi bir davada savunmasını keserek tarihe geçmek ister miydi? Bence istemezdi ve İmamoğlu’nun savunması bitene kadar devam ederdi.
Ancak İmamoğlu bunu tercih etmedi ve usule riayet etmedi. Bunun üzerine bir de “Sizi yargılamaya geldim” deyince ip iyice koptu zaten. Haklılığını tamamen kaybetti.