Sizi bilmem ama Madrid'deki yarıştan sonra aklımda kalan ilk şey Kimi Antonelli'nin galibiyeti olmadı.
Hatta biraz daha ileri gideyim.
Madring'i beğenip beğenmediğimi hâlâ bilmiyorum.
Yeni bir pistin Formula 1 takvimine girmesi normalde heyecan vericidir. Yeni virajlar, yeni fren noktaları, yeni mücadeleler... Pilotların daha önce hiç yarışmadığı bir pistte sınırları aramasını izlemek her zaman güzeldir.
Ama Madrid bana Formula 1'in son yıllarda gittiği yönü bir kez daha düşündürdü.
Çünkü artık neredeyse her yeni pistin arkasında aynı fikir var:
Şehir.
Gökdelenler.
Işıklar.
Kalabalıklar.
Ve mümkünse pistin bir bölümünün şehrin ortasından geçmesi.
Bunun kötü olduğunu söylemiyorum.
Ama Formula 1'in sadece bundan ibaret olmasını istemiyorum.
Ben Formula 1'i biraz da o eski pistlerde seviyorum.
Spa'nın ormanlarında, Silverstone'un geniş ve hızlı virajlarında, Suzuka'nın o kendine has akışında, Monza'nın düzlüklerinde...
Pistin kendisinin yarışın bir parçası olduğu yerlerde.
Pilotun sadece duvara ne kadar yaklaşacağını değil, virajı ne kadar hızlı dönebileceğini düşündüğü pistlerde.
Madrid'de ise zaman zaman bunun tam tersini hissettim.
Pist görsel olarak güzel mü? Kesinlikle.
Şehir atmosferi var mı? Var.
Ama iyi görünen bir pist ile iyi yarış üreten bir pist aynı şey değil.
Dünkü yarış da bunun ilk işaretlerini verdi.
Norris pole pozisyonundan başladı. Antonelli hemen arkasındaydı. Verstappen de yarışın içerisindeydi. Kâğıt üzerinde üç farklı takımın mücadelesini izlememiz gerekiyordu.
Ama yarışın önemli bölümlerinde asıl mücadele pist üzerinde değil, pit duvarlarında yaşandı.
VSC çıktı, stratejiler değişti, pit stoplar yapıldı ve yarışın kaderi büyük ölçüde burada belirlendi.
Antonelli doğru zamanda doğru kararı verdi.
Norris ise kaybetti.
Ve genç İtalyan bir kez daha kazandı.
Asıl konuşulması gereken de zaten burada.
Çünkü Antonelli artık yalnızca gelecek vadeden genç bir pilot değil.
Şampiyonanın sahibi gibi davranmaya başladı.
Monza'da kazandı.
Madrid'de kazandı.
Ve iki farklı karakterdeki yarıştan da galibiyet çıkardı.
Bu çok önemli.
Sizi bilmem ama Antonelli bana hâlâ 2007-2008 Lewis Hamilton izlenimi vermeye devam ediyor.
Hız zaten vardı.
Şimdi buna yarış yönetimi de ekleniyor.
Fakat Madrid'in ilk yarışından sonra bende kalan başka bir düşünce daha var.
Formula 1 yeni pistler konusunda biraz daha seçici olmalı.
Formula 1'in büyümesi güzel.
Yeni ülkelerin, yeni şehirlerin takvime girmesi güzel.
Ama bunu yaparken sporun karakterini kaybetmemek gerekiyor.
Çünkü Formula 1'i Formula 1 yapan şey yalnızca arabalar değil.
Pistler de bu sporun tarihidir.
Spa'yı Spa yapan Eau Rouge'dur.
Monza'yı Monza yapan Curva Parabolica'dır.
Suzuka'yı Suzuka yapan 8-9 kombinasyonudur.
İstanbul Park'ı İstanbul Park yapan da 8. virajıdır.
Bunların hiçbiri sonradan “şehir deneyimi” yaratmak için tasarlanmış şeyler değil.
Yıllar içinde Formula 1'in kendisiyle birlikte anlam kazandılar.
Madrid'in bunu yapıp yapamayacağını ise zaman gösterecek.
Belki on yıl sonra Madring'i de klasikler arasında sayacağız.
Belki bugün eleştirdiğimiz virajlar, yarının unutulmaz anılarına sahne olacak.
Buna kapıyı kapatmıyorum.
Ama ilk yarıştan sonra bana sorarsanız...
Madrid güzel bir etkinlik.
Fakat henüz güzel bir Formula 1 pisti olduğuna ikna olmuş değilim.
Çünkü bir gün takvime baktığımızda her yarışın arkasında farklı bir şehir, farklı bir gökdelen ve farklı bir gösteri görebiliriz.
Ama pistlerin kendileri birbirine benzemeye başlarsa?
İşte o zaman Formula 1'in en değerli şeylerinden birini kaybetmiş oluruz.
Karakterini.
Madrid ilk yarışını Antonelli'nin zaferiyle tamamladı.
Belki de bu yeni dönemin ilk sayfasını da açtı.
Ama benim için asıl soru hâlâ ortada:
Formula 1 yeni dünyaya açılırken eski dünyadan ne kadarını yanında götürecek?