150 yıl önce bugün: II. Abdülhamid tahta çıktı

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 5 dk okuma

150 yıl önce bugün: II. Abdülhamid tahta çıktı

31 Ağustos 1876…

V. Murad’ın tahttan indirilmesinin ardından Osmanlı tahtına 34 yaşındaki kardeşi II. Abdülhamid çıktı.

Yeni padişahın devraldığı imparatorluk son derece ağır şartlar altındaydı. Balkanlar kaynıyor, Rusya Osmanlı topraklarına yönelik baskısını artırıyor, Avrupa devletleri imparatorluğun geleceğini tartışıyor, devlet ise büyük bir mali krizle mücadele ediyordu.

Nitekim tahta çıkışından yalnızca birkaç ay sonra 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi patlak verecek ve Osmanlı Devleti tarihinin en ağır yenilgilerinden birini yaşayacaktı.

Fakat Abdülhamid, bu büyük felaketin ardından farklı bir devlet politikası geliştirdi:

Mümkün olduğunca büyük bir savaşa girmemek, büyük güçleri birbirine karşı dengelemek ve kazanılan zamanı devleti güçlendirmek için kullanmak.

TDV İslâm Ansiklopedisi de Abdülhamid'in temel siyasetini, devleti iktisaden ve idarî bakımdan güçlendirebilmek için “zaman kazanmak” şeklinde tarif ediyor.

İMPARATORLUĞU OKULLARLA ÖRDÜ

II. Abdülhamid döneminin belki de en dikkat çekici taraflarından biri eğitim alanındaki büyük genişlemeydi.

İmparatorluğun pek çok vilayetinde rüştiyeler ve idadiler yaygınlaştırıldı. Hukuk, ticaret, ziraat, mühendislik ve öğretmenlik gibi alanlarda modern eğitim kurumları geliştirildi. 1900 yılında Dârülfünûn-ı Şâhâne kalıcı biçimde faaliyete geçti.

Askerî eğitim de yeniden düzenlendi. İstanbul'dan Manastır'a ve Suriye'ye kadar uzanan coğrafyada askerî rüştiyeler faaliyet gösteriyor; askerî idadiler ve Harbiye modernleştiriliyordu. Alman askerî heyetleri getirildi, Colmar von der Goltz gibi isimler Osmanlı askerî eğitim sisteminin dönüşümünde rol oynadı.

İşin tarihî ironisi şudur:

Abdülhamid'in açtığı veya geliştirdiği okullarda yetişen subayların bir bölümü daha sonra onun yönetimine karşı çıkacaktı.

Mustafa Kemal de bu eğitim sisteminin içinden yetişen kuşağın mensubuydu.

SADECE OKUL DEĞİL, FABRİKA DA AÇIYORDU

Abdülhamid'in modernleşme anlayışı yalnızca eğitimle sınırlı değildi.

Sanayi mektepleri yaygınlaştırıldı; meslekî eğitim teşvik edildi. Feshane ve Hereke gibi mevcut sanayi kuruluşları genişletilirken Yıldız Çini Fabrikası kuruldu. Ticaret, ziraat ve sanayi odaları oluşturuldu; Ziraat Bankası teşkilatı genişletildi.

Demiryolları, karayolları, limanlar, rıhtımlar ve telgraf hatları da devletin uzak bölgelerini merkeze bağlayan bir ağ meydana getiriyordu.

Abdülhamid'in hedefi yalnızca modernleşmek değildi.

Merkezden binlerce kilometre uzaktaki bir imparatorluğu teknoloji sayesinde yönetilebilir halde tutmaktı.

ÇANAKKALE'Yİ 1915'TEN YILLAR ÖNCE HAZIRLADI

II. Abdülhamid'in en az konuşulan politikalarından biri ise Çanakkale Boğazı'nın tahkim edilmesidir.

  1. yüzyılın sonlarında deniz savaş teknolojisi hızla değişirken Osmanlı, klasik kale savunmasından modern tabya sistemine geçiyordu.

Abdülhamid döneminde Çanakkale'deki mevcut savunma tesisleri güçlendirildi, yeni tabyalar yapıldı ve modern toplar yerleştirildi. Hamidiye ve Orhaniye tabyaları 1890'da, Çimenlik ve Mecidiye tabyaları 1892'de düzenlendi veya inşa edildi. Almanya'nın Krupp firmasından modern ağır toplar satın alındı.

Yıllar sonra, 1915'te İtilaf donanması Çanakkale Boğazı'nı zorladığında bu savunma sisteminin Abdülhamid döneminde oluşturulan unsurları da savaşacaktı.

Başka bir ifadeyle:

18 Mart 1915'in savunma altyapısının önemli bir bölümü, savaştan onlarca yıl önce düşünülmeye başlanmıştı.

ÇÖLÜN ORTASINDAN MEDİNE'YE DEMİRYOLU

Abdülhamid'in en sıra dışı projelerinden biri ise Hicaz Demiryolu oldu.

1900 yılında başlayan proje yalnızca bir ulaşım yatırımı değildi.

Şam'dan Medine'ye uzanan hat; hac yolculuğunu kolaylaştıracak, Osmanlı'nın Arap vilayetleriyle bağını kuvvetlendirecek ve gerektiğinde bölgeye asker ve mühimmat sevkini hızlandıracaktı.

Hat 1908'de Medine'ye ulaştı. Şam-Medine arasında develerle yaklaşık 40 gün sürebilen yolculuk trenle yaklaşık 72 saate kadar iniyordu.

Üstelik proje büyük ölçüde İslâm dünyasından toplanan bağışlarla gerçekleştirildi. Abdülhamid de projeye kendi hazinesinden önemli miktarda para bağışladı.

Hicaz Demiryolu böylece yalnız mühendislik değil, aynı zamanda ulaşım, askerî strateji ve hilafet siyasetinin birleştiği bir proje haline geldi.

PETROLÜN GELECEĞİNİ GÖRDÜ

Abdülhamid'in bugün en çok tartışılan hamlelerinden biri ise Musul ve çevresindeki petrol sahalarıyla ilgilidir.

  1. yüzyılın sonunda petrol henüz 20. yüzyıldaki stratejik önemine ulaşmamıştı. Ancak büyük devletlerin Mezopotamya'nın enerji kaynaklarına ilgisi giderek artıyordu.

Abdülhamid döneminde Musul ve Bağdat vilayetlerindeki bazı petrol sahaları ve geniş araziler Hazine-i Hassa'ya, yani padişahın özel hazinesinin idaresine geçirildi. Musul petrollerinin araştırılması ve işletilmesine ilişkin hakların 1889'da Hazine-i Hassa'ya verilmesi bu politikanın önemli adımlarından biriydi.

Burada “petrol sahalarını kendi servetine kattı” deyip geçmek yanıltıcı olur.

Araştırmalar, bu yöntemin stratejik arazilerin yabancı şirketlerin kontrolüne geçmesini zorlaştırmak amacıyla da kullanıldığını gösteriyor. Yabancı bir şirket artık doğrudan devlet bürokrasisinden imtiyaz almak yerine Hazine-i Hassa ile karşı karşıya kalıyordu.

1909'da Abdülhamid'in tahttan indirilmesinin ardından bu malların önemli kısmı Maliye Hazinesi'ne devredildi.

  1. yüzyıl ilerledikçe Musul-Kerkük petrolünün nasıl büyük bir uluslararası mücadele konusu haline geleceği düşünüldüğünde, Abdülhamid'in bölgeye gösterdiği ilgi daha da dikkat çekici hale geliyor.

33 YIL BOYUNCA BÜYÜK SAVAŞTAN KAÇINDI

II. Abdülhamid'in saltanatı için sık kullanılan bir ifade vardır:

“Osmanlı Devleti'nin ömrünü 33 yıl uzattı.”

Bu etkileyici bir yorumdur; fakat tarihçilik açısından bunu matematiksel bir gerçek gibi söylemek doğru olmaz. Osmanlı'nın 1909'da Abdülhamid tahttan indirilmeseydi çökeceğini kanıtlayamayız.

Fakat şu gerçek:

1877-78 Rus Harbi'nin büyük felaketinden sonra Abdülhamid, imparatorluğu Avrupa çapında yeni bir genel savaşa sokmaktan büyük ölçüde kaçındı.

İngiltere, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Fransa arasındaki rekabetten yararlanarak bir denge siyaseti yürütmeye çalıştı.

Bu politikanın temelinde askerî zaferden çok zaman kazanmak vardı.

Ve tam burada tarihin en ilginç sorularından biri ortaya çıkıyor.

ABDÜLHAMİD DEVAM ETSEYDİ BALKAN HARBİ KAYBEDİLİR MİYDİ?

II. Abdülhamid 27 Nisan 1909'da tahttan indirildi.

Yalnızca üç yıl sonra Balkan Harbi başladı.

1912'de Osmanlı ordusu Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ karşısında ağır bir yenilgi aldı. Selanik, Manastır, Yanya ve Kosova kaybedildi; Osmanlı'nın Avrupa'daki topraklarının büyük bölümü birkaç ay içinde elden çıktı.

Buradan hareketle yıllardır şu soru soruluyor:

Abdülhamid tahtta olsaydı Balkan Harbi yine böyle sonuçlanır mıydı?

Kesin cevap veremeyiz.

Balkan milliyetçilikleri, Rusya'nın siyaseti ve Balkan devletleri arasındaki ittifak Abdülhamid'in tek başına ortadan kaldırabileceği gelişmeler değildi.

Ancak onun dış politikasının temel prensiplerinden biri, Balkan devletlerinin Osmanlı'ya karşı aynı anda birleşmesini engellemekti.

Dolayısıyla tartışılması gereken asıl ihtimal, “Abdülhamid Balkan Harbi'ni kazanır mıydı?” değil;

“Balkan devletlerinin aynı anda Osmanlı'ya saldıracağı diplomatik ortamın oluşmasına izin verir miydi?”

sorusudur.

PEKİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NA GİRER MİYDİ?

Daha büyük soru budur.

Abdülhamid 1914'te hâlâ iktidarda olsaydı Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'na girer miydi?

Bunu da kesin olarak bilemeyiz.

Fakat 33 yıllık dış politika pratiği bize önemli bir ipucu veriyor.

Abdülhamid büyük devletlerden birine tamamen bağlanmak yerine büyük güçleri birbirine karşı kullanmayı tercih ediyordu. Almanya ile yakın ilişkiler kurarken İngiltere ve Rusya'yla ilişkileri bütünüyle koparmamaya çalıştı.

Bu nedenle onun yönetimindeki bir Osmanlı'nın 1914'te Almanya'nın yanında savaşa aynı şartlarda ve aynı hızla gireceğini varsaymak güçtür.

Tarafsız kalmayı ne kadar sürdürebileceği ise bambaşka bir meseledir. Boğazlar, Rusya'nın hedefleri, İngilizlerin Orta Doğu politikası ve imparatorluğun stratejik konumu düşünüldüğünde Osmanlı'nın savaşın dışında kalması son derece zor olabilirdi.

Ama Abdülhamid'in muhtemelen ilk tercihi savaşmak değil, bir kez daha zaman kazanmak olurdu.

BİR DEVRİN SONUNDA KALAN BÜYÜK SORU

II. Abdülhamid'in yönetimi elbette yalnız demiryolları ve okullardan ibaret değildi. Sansür, jurnal sistemi, siyasî baskılar, Ermeni meselesi ve 1878'den sonra Meclis'in uzun süre kapalı tutulması onun döneminin tartışmalı ve karanlık başlıklarıdır.

Fakat aynı dönemde Osmanlı Devleti bir taraftan da modern okullar, demiryolları, telgraf ağları, meslekî eğitim kurumları, askerî tahkimatlar ve yeni ekonomik kurumlarla 20. yüzyıla hazırlanmaya çalışıyordu.

Abdülhamid'in en belirgin özelliği belki de burada yatıyordu:

İmparatorluğun gücünün artık Avrupa'nın büyük devletleriyle doğrudan savaşmaya yetmediğini anlamıştı.

Bu nedenle onun silahı çoğu zaman savaş değil; diplomasi, denge ve zamandı.

31 Ağustos 1876'da başlayan saltanatı 32 yıl 8 ay sürdü.

Aradan 150 yıl geçtiğinde ise hâlâ aynı soruyu tartışıyoruz:

II. Abdülhamid birkaç yıl daha tahtta kalsaydı Balkan felaketi önlenebilir miydi? Osmanlı Birinci Dünya Savaşı'na girer miydi?

Bunların kesin cevabı hiçbir zaman verilemeyecek.

Fakat kesin olan bir şey var:

II. Abdülhamid, Osmanlı tarihinin yalnızca en tartışmalı padişahlarından biri değil, aynı zamanda imparatorluğun yaklaşan büyük fırtınayı görerek zaman kazanmaya çalışan son büyük hükümdarlarından biriydi.

Diğer yazarlar

Podcast

GDH'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den GDH içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

GDH'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim