17 Eylül 1961'de İmralı'da bir başbakan idam edildi. Adnan Menderes'in on yıllık iktidarı başarılarıyla, hatalarıyla ve sert siyasi mücadeleleriyle hâlâ tartışılabilir. Fakat tartışılamayacak olan şudur: Seçimle gelen bir siyasi iktidarın askerî darbeyle devrilmesi ve devrik başbakanın darbe sonrasında kurulan olağanüstü bir yargılama düzeninin ardından darağacına gönderilmesi, Türkiye'nin demokrasi tarihinde derin bir kırılma yarattı. Menderes 27 Mayıs 1960 darbesiyle iktidardan uzaklaştırıldı; Yassıada yargılamalarının ardından ölüm cezasına mahkûm edildi ve cezası 17 Eylül 1961'de infaz edildi.
Adnan Menderes'in hikâyesini anlamak için 17 Eylül'deki darağacından değil, ondan on bir yıl önce sandığın başından başlamak gerekir.
14 Mayıs 1950
14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye siyasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biriydi.
Demokrat Parti iktidara geldi ve 27 yıllık CHP iktidarı sona erdi. Türkiye'de iktidar, çok partili hayat içerisinde seçim yoluyla el değiştirdi.
Yeni dönemin başbakanı 51 yaşındaki Adnan Menderes'ti.
Onun siyaset tarzı kendisinden önceki devlet adamlarından farklıydı. Menderes meydanlarda konuşuyor, halkla doğrudan temas kuruyor, Anadolu'yu dolaşıyor ve siyasetin merkezine sık sık “millî irade” kavramını yerleştiriyordu.
1950'de başlayan iktidarı, 27 Mayıs 1960 sabahına kadar yaklaşık on yıl sürdü.
Bu on yıl boyunca Türkiye'nin ekonomik, toplumsal ve uluslararası konumunda önemli değişiklikler yaşandı. İlk yıllardaki hızlı ekonomik büyüme Menderes'in halk desteğinin güçlenmesine katkıda bulundu; Demokrat Parti 1954 seçimlerinden daha da güçlenerek çıktı.
Ezan yeniden Arapça okunuyor
Menderes hükûmetinin iktidara geldikten sonra attığı en sembolik adımlardan biri ezan konusunda oldu.
1932'den itibaren Türkçe okutulan ezanın Arapça okunmasına yönelik cezaî yasak kaldırıldı.
Menderes hükûmetinin hazırladığı düzenleme 14 Haziran 1950'de TBMM'ye sunuldu. 16 Haziran'da Türk Ceza Kanunu'nun ilgili hükmü değiştirilerek ezanın aslî şekliyle okunması serbest bırakıldı; karar daha sonra Diyanet tarafından bütün müftülüklere bildirildi.
Burada tarihsel açıdan önemli bir ayrım vardır:
Menderes “Arapça ezanı zorunlu hâle getirmedi.”
Arapça ezan üzerindeki yasağı kaldırdı.
Bu karar, Demokrat Parti'nin özellikle din ve vicdan hürriyeti üzerinden kurduğu siyasi dilin en güçlü sembollerinden biri hâline geldi.
Kore'ye asker gönderme kararı
Menderes hükûmeti henüz iktidarının ikinci ayındayken bu kez çok daha ağır bir kararla karşı karşıya kaldı.
25 Haziran 1950'de Kore Savaşı başladı.
Birleşmiş Milletler'in Güney Kore'ye yardım çağrısının ardından Menderes hükûmeti 4.500 kişilik bir Türk birliğini Kore'ye gönderme kararı aldı.
Karar o dönemde Türkiye'de ciddi tartışmalara yol açtı. Çünkü mesele yalnızca uzak bir coğrafyadaki savaşa asker göndermek değildi.
Türkiye aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde kendisine bir yer arıyordu.
Menderes yönetimi Kore'ye asker gönderilmesini Türkiye'nin Batı ittifakı içindeki konumunu güçlendirecek ve NATO üyeliği hedefini destekleyecek bir adım olarak değerlendiriyordu.
Türk askerleri Kore'de ağır muharebelere katıldı.
Ve Türkiye'nin dış politikadaki en önemli hedeflerinden biri kısa süre sonra gerçekleşti.
Türkiye NATO'da
18 Şubat 1952.
Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO'ya resmen üye oldu.
Bu karar Türkiye'nin Soğuk Savaş boyunca izleyeceği stratejik yönelim açısından belirleyici oldu. NATO'nun kendi tarihçesi de Türkiye'nin 1950'de Kore'ye asker göndermesini ve 1952'de ittifaka katılmasını dönemin Batı yöneliminin birbirini izleyen önemli adımları olarak kaydediyor.
Menderes döneminde Türkiye artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, Sovyetler Birliği'nin hemen güneyinde bulunan NATO'nun stratejik ülkelerinden biriydi.
Türkiye'nin Batı dünyasıyla siyasi, askerî ve ekonomik ilişkileri hızla derinleşti.
Türkiye değişiyordu
1950'ler yalnızca dış politika değişikliklerinin yaşandığı yıllar değildi.
Karayolları genişledi.
Tarımda makineleşme hızlandı.
Traktör sayısı arttı.
Elektrik ve enerji yatırımları yapıldı.
Barajlar, limanlar, fabrikalar ve altyapı projeleri dönemin kalkınma siyasetinin başlıca unsurları hâline geldi.
Kırsal Türkiye giderek daha fazla pazara bağlanıyor, köylerden şehirlere büyük bir nüfus hareketi başlıyordu.
Menderes'in siyasi gücünün arkasında da özellikle iktidarının ilk yıllarında yaşanan ekonomik hareketlilik ve geniş halk kesimlerinde oluşan değişim beklentisi bulunuyordu. 1954 seçimleri bu desteğin zirve noktalarından biri oldu.
Ancak 1950'lerin ikinci yarısında tablo değişmeye başladı.
Ekonomik sorunlar arttı.
İktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiler sertleşti.
Basın üzerindeki sınırlamalar genişledi. Nitekim DP'nin 1950'de çıkardığı Basın Kanunu başlangıçta özgürlükçü bir dönem yaratmışken, sonraki yıllarda yapılan değişikliklerle basın özgürlüğü yeniden daraltıldı.
Muhalefet üzerindeki baskılar ve özellikle iktidarın son dönemindeki uygulamalar Menderes yönetiminin demokrasi sicili üzerine bugün de süren tartışmaların temelini oluşturur. Dolayısıyla Menderes'i anlamak, bu on yılın yalnızca başarılarını değil, giderek sertleşen siyasi iklimini de görmekle mümkündür.
Ama bütün bunların cevabı sandık olmalıydı.
27 Mayıs sabahı
27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup subay yönetime el koydu.
Menderes hükûmeti devrildi.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve Demokrat Parti milletvekilleri tutuklandı.
Böylece 14 Mayıs 1950'de seçimle başlayan Demokrat Parti iktidarı, on yıl sonra yine bir seçimle değil, askerî müdahaleyle sona erdi.
Menderes'in siyasi uygulamalarını eleştirmek başka bir şeydi.
Seçilmiş hükûmeti silah gücüyle devirmek başka.
Türkiye bu ayrımın bedelini yalnız 1960'ta değil, sonraki on yıllarda da tartışacaktı.
Çünkü 27 Mayıs, askerî müdahalenin siyasal sistem üzerinde kalıcı bir ağırlık kazanacağı yeni bir dönemin başlangıç noktalarından biri oldu.
Yassıada
Darbe sonrasında Demokrat Parti yöneticileri Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı önüne çıkarıldı.
Yargılamalar 14 Ekim 1960'tan 15 Eylül 1961'e kadar sürdü.
592 sanık yargılandı. On beş kişi hakkında ölüm cezası verildi. Millî Birlik Komitesi bunlardan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
Zorlu ve Polatkan 16 Eylül'de idam edildi.
Sıra ertesi gün Menderes'e geldi.
17 Eylül 1961
On yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanlığını yapan Adnan Menderes, 17 Eylül 1961'de İmralı'da idam edildi.
51 yaşında başbakan olmuştu.
61 yaşında darağacına götürüldü.
Aradaki on yıla Türkiye'nin çok partili siyasi hayatının en hareketli dönemlerinden biri sığmıştı.
1950 seçimleri...
Arapça ezan üzerindeki yasağın kaldırılması...
Kore Savaşı...
NATO üyeliği...
Hızlı ekonomik ve toplumsal dönüşüm...
1954'te büyük seçim başarısı...
Ardından ekonomik sıkıntılar, sertleşen iktidar-muhalefet ilişkileri ve giderek ağırlaşan siyasi kriz...
Ve sonunda 27 Mayıs.
Menderes'in siyasi mirasının nasıl değerlendirileceği Türkiye'de farklı görüşlerin konusu olmaya devam ediyor. İktidarının özellikle son yıllarındaki demokratik gerilemeye ilişkin ciddi eleştiriler tarihsel kayıtlarda yer alıyor.
Fakat onun idamının Türkiye'ye bıraktığı başka bir tartışma var:
Bir başbakanın politikaları yanlış bulunabilir. Bir hükûmet ağır biçimde eleştirilebilir. Bir iktidar seçimde yenilebilir ve iktidardan uzaklaştırılabilir. Demokrasinin mekanizması da budur.
Darbede ise bu kararı seçmen vermez.
27 Mayıs'ta Menderes'in iktidarını sona erdiren sandık değildi.
17 Eylül'de hayatını sona erdiren de siyasi rakipleri karşısında kaybettiği bir seçim değildi.
Bu nedenle 17 Eylül, yalnızca Adnan Menderes'in ölüm yıldönümü olarak değil, Türkiye'de siyasi mücadelenin sandık ve hukuk düzeni içinde yürütülmesinin değerini hatırlatan tarihsel bir gün olarak da okunabilir.
Adnan Menderes'in on yıllık iktidarı tartışılmaya devam edecektir.
Fakat darağacı, demokratik siyasetin alternatifi değildir.