Fon Skandalından Madoff’a: İnsanlar Neden Her Dönemde Aynı Tuzağa Düşüyor?

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 7 dk okuma

Fon Skandalından Madoff’a: İnsanlar Neden Her Dönemde Aynı Tuzağa Düşüyor?

Bir yatırım fonuna para yatırdığınızı düşünün.

Telefonunuzdaki uygulamayı açıyorsunuz. Fonunuz yükselmiş. Birkaç gün sonra yeniden bakıyorsunuz; yine yükselmiş. Çevrenizde aynı fondan kazanan insanlar var. Sosyal medyada getiriler konuşuluyor. Üstelik paranızı profesyonel yöneticilerin yönettiğini düşünüyorsunuz.

Sonra bir sabah işler değişiyor.

Satmak istediğiniz varlığın ekranda görünen fiyatıyla piyasada gerçekten satılabileceği fiyatın aynı olmayabileceğini fark ediyorsunuz.

Finans tarihinin en eski sorularından biri tam burada başlıyor:

Ekranda gördüğümüz servet gerçekten orada mı?

Türkiye, Eylül 2026’da yatırım fonları üzerinden başlayan büyük tartışmayla bu soruyu yeniden konuşuyor.

131 fon, 455 bin 758 yatırımcı

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre Kurul, 17 Eylül’de 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi.

Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758 kişi.

Rakamın büyüklüğü bile meselenin neden Türkiye’nin gündemine oturduğunu anlatmaya yeter.

Ancak kamuoyunda kullanılan “fon skandalı” ifadesinin hukuki bir hüküm olmadığını baştan belirtmek gerekiyor. Fonların tasfiye edilmesi de tek başına bu fonlardaki bütün işlemlerin suç teşkil ettiği anlamına gelmiyor.

Bununla birlikte SPK’nın açıklamaları, piyasada ciddi sorunların tespit edildiğini ortaya koyuyor.

Kurul, 2025’in son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiilî dolaşımı düşük hisselerde şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlendiğini açıkladı.

Konu 2 Aralık 2025’te Finansal İstikrar Komitesi’nin gündemine kadar taşındı. SPK daha sonra yaptığı düzenlemelerin amaçları arasında ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanmanın, olağan dışı fiyat hareketlerinin ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının sınırlandırılmasını da saydı.

Yani mesele yalnızca:

“Bir fon kötü yönetildi ve yatırımcı zarar etti.”

meselesi değil.

Ve insan ister istemez finans tarihine dönüyor.

Çünkü dekor değişse de hikâye şaşırtıcı biçimde tanıdık.


Her şey Charles Ponzi ile başlamadı

1920 yılında Boston’da yaşayan İtalyan göçmeni Charles Ponzi, insanlara inanılmaz bir yatırım fırsatı sundu.

Sistemin merkezinde o yıllarda uluslararası posta sisteminde kullanılan “uluslararası cevap kuponları” vardı.

Bu kuponların amacı aslında son derece basitti.

Başka bir ülkedeki kişiye mektup gönderirken cevap mektubunun posta ücretini de karşılamak istiyorsanız mektubun içerisine bu kupondan koyabiliyordunuz. Mektubu alan kişi kuponu kendi ülkesindeki postaneye götürüp cevap göndermeye yetecek posta puluyla değiştirebiliyordu.

Ponzi ise sistemde ilginç bir fırsat gördü.

I. Dünya Savaşı sonrasında ülkeler arasındaki kur ve enflasyon farkları nedeniyle bir ülkede ucuza alınan kupon, başka bir ülkede daha değerli posta pullarına çevrilebiliyordu.

Teoride yapılacak iş şuydu:

Kuponu ucuz ülkeden al → daha değerli olduğu ülkede pula çevir → aradaki farktan kazan.

Finans dilinde buna arbitraj denir.

Fikir tamamen hayal ürünü değildi. Smithsonian’ın aktardığına göre Ponzi, İspanya’dan gelen bir uluslararası cevap kuponunun kur farkı nedeniyle ABD’de daha yüksek değerde posta puluna çevrilebildiğini fark etmişti.

Sorun bundan sonra başladı.

Ponzi yatırımcılara 45 günde yüzde 50 getiri vaat etmeye başladı. İlk yatırımcılar paralarını alınca çevrelerine bu inanılmaz fırsatı anlattılar.

Yeni yatırımcılar geldi.

Para büyüdü.

Ponzi’nin şöhreti yayıldı.

Fakat vaat edilen devasa kazançları sağlayabilecek büyüklükte gerçek bir uluslararası cevap kuponu ticareti yoktu.

Sistemin gerçek yakıtı başkaydı:

Yeni yatırımcılardan gelen para, önceki yatırımcılara ödeme yapmak için kullanılıyordu.

Yeni para geldiği sürece sistem çalışıyor gibi görünüyordu.

Hatta ilk yatırımcıların bir bölümü gerçekten para kazanıyordu.

İşte sistemin en güçlü tarafı da buydu.

Çünkü Ponzi insanlara yalnızca “kazanacaksınız” demiyordu.

Bazıları gerçekten kazanıyordu.

Fakat sistem sürekli yeni paraya bağımlıydı.

Yeni para kesildiğinde matematik değişiyordu.

Ponzi bu yöntemi icat eden ilk kişi değildi. Ancak 1920’deki olay öylesine meşhur oldu ki bu tür düzenler onun adıyla anılmaya başladı:

Ponzi sistemi.


88 yıl sonra aynı sahne

Aradan neredeyse doksan yıl geçti.

Bilgisayarlar ortaya çıktı.

Borsalar elektronikleşti.

Denetim kurumları güçlendi.

Finans mühendisliği gelişti.

Bankalar ve yatırım şirketleri küreselleşti.

Ama insan değişmedi.

2008 yılında dünya finans tarihinin en büyük dolandırıcılık vakalarından biri ortaya çıktı.

Merkezinde ise Wall Street’in en tanınmış isimlerinden biri vardı:

Bernard Madoff.

Madoff sıradan bir dolandırıcı görüntüsü vermiyordu. Wall Street’te onlarca yıllık geçmişi vardı. NASDAQ ile ilişkili önemli görevlerde bulunmuştu. Varlıklı aileler ve profesyonel yatırımcılar ona milyarlarca dolar emanet etmişti.

İnsanların zihnindeki soru şuydu:

Böyle bir adam dolandırıcı olabilir miydi?

Olabilirdi.

11 Aralık 2008’de ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu SEC, Madoff ve şirketini milyarlarca dolarlık bir Ponzi sistemi yürütmekle suçladı.

SEC’in ilk açıklamasına göre Madoff, iki üst düzey çalışanına yatırım danışmanlığı işinin yıllardır bir sahtekârlık olduğunu ve tahmini zararın en az 50 milyar dolar olduğunu söylemişti.

Madoff’un sisteminin özü Charles Ponzi’ninkine şaşırtıcı biçimde benziyordu:

Yeni yatırımcılardan gelen para, önceki yatırımcılara ödeme yapmak için kullanılıyordu.

Ancak bu kez sistem çok daha sofistikeydi.

Yatırımcı hesaplarında kazanç görünüyordu.

İşlemler yapılmış gibi görünüyordu.

İnsanlar kendilerini giderek daha zengin sanıyordu.

Ama kâğıt üzerinde görünen servetle gerçekte mevcut servet aynı şey değildi.


İnsanlar nasıl inanıyor?

Asıl soru bu.

Charles Ponzi’nin sistemi bugün anlatıldığında son derece basit görünüyor.

Madoff’un sistemi çöktükten sonra da tehlike işaretlerini görmek kolay.

Peki sistem devam ederken insanlar bunları neden görmüyor?

Çünkü finansal balonların ve dolandırıcılıkların merkezinde yalnızca para yoktur.

İnsan psikolojisi vardır.

Arkadaşınız para kazanıyor.

İş arkadaşınız para kazanıyor.

Komşunuz para kazanıyor.

Sosyal medyada insanlar kazançlarını paylaşıyor.

Bir süre sonra insanın sorduğu soru değişiyor.

Artık:

“Bu yatırım güvenli mi?”

diye sormuyor.

Şunu soruyor:

“Herkes kazanırken ben neden dışarıda kalıyorum?”

Bugün buna FOMO, yani fırsatı kaçırma korkusu diyoruz.

Ama FOMO internet çağında ortaya çıkmadı.

Charles Ponzi’nin Boston’daki müşterileri de yüz yıl önce aynı duyguyu yaşıyordu.


Bazen en tehlikeli şey yüksek getiri değildir

Finansal sistemlerde insanları etkileyen ikinci unsur daha ilginçtir:

İstikrar.

Bir yatırım bir ay yüzde 40 yükselip ertesi ay yüzde 30 düşüyorsa insan riskin farkındadır.

Fakat düzenli olarak kazandırıyorsa başka bir psikolojik mekanizma devreye girer.

İnsan bunun artık olağan olduğunu düşünmeye başlar.

Risk algısı giderek azalır.

Madoff’un başarısının sırlarından biri de buydu.

İnsanlar yalnızca yüksek getiri istemez.

Çoğu zaman daha güçlü bir şey isterler:

Belirsizliğin ortadan kalkmasını.

Finans dünyasında ise neredeyse hiçbir yüksek getirili yatırımda belirsizlik tamamen ortadan kalkmaz.


Fonlarda başka bir tehlike: Fiyat var, peki alıcı var mı?

Burada Türkiye’de bugün tartışılan fon meselesiyle klasik Ponzi sistemlerini birbirinden kesin biçimde ayırmak gerekiyor.

Her sorunlu yatırım fonu Ponzi değildir.

Her manipülasyon iddiası da Ponzi sistemi anlamına gelmez.

Fakat finans tarihinin ortak problemlerinden biri şudur:

Bir varlığın kâğıt üzerindeki değeriyle gerçekten nakde çevrilebilecek değeri aynı olmayabilir.

Özellikle fiilî dolaşımı düşük hisselerde bu önemlidir.

Basit bir örnek düşünelim.

Bir fon, piyasada az miktarda işlem gören bir şirketin hisselerini büyük miktarda topluyor.

Hisse fiyatı yükseliyor.

Fonun portföyündeki hisselerin hesaplanan değeri de yükseliyor.

Böylece fonun değeri artıyor.

Yatırımcı telefonuna baktığında kazanç görüyor.

Fakat kritik soru şudur:

Fon elindeki bütün hisseleri satmaya kalkarsa aynı fiyattan yeterli alıcı bulabilecek mi?

Eğer bulamazsa ekranda görünen fiyatla varlığın fiilen nakde çevrilebileceği değer birbirinden ayrılabilir.

SPK’nın 2026 açıklamasında fiilî dolaşımı düşük hisselerde ekonomik gerçeklikle ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerinden özellikle söz edilmesi bu nedenle önemli. Kurul ayrıca bazı fonların değerinin “fiktif olarak hesaplanmasına” imkân veren değerleme sorunlarına karşı düzenleme yaptığını açıkladı.

Finans tarihinin en tehlikeli cümlelerinden biri belki de şudur:

“Ekranda öyle görünüyor.”

Çünkü ekran fiyatı gösterebilir.

Ama o fiyattan ne kadar varlığın gerçekten satılabileceğini her zaman göstermez.


Sistem ne zaman çöker?

Ponzi sistemleri, spekülatif balonlar, piyasa manipülasyonu ve likidite krizleri aynı şey değildir.

Mekanizmaları farklıdır.

Ama hepsinin buluşabileceği tehlikeli bir an vardır:

Çok sayıda insan aynı anda parasını geri istediğinde.

Kâğıt üzerindeki servet gerçek paraya dönüştürülmek istendiğinde sistemin dayanıklılığı ortaya çıkar.

Çünkü bir varlığın değeri yalnızca fiyatıyla ölçülmez.

O fiyattan satılıp satılamadığıyla da ölçülür.


Peki insan neden aynı hatayı tekrar ediyor?

Çünkü her dönemin hikâyesi farklı anlatılıyor.

1920’de uluslararası cevap kuponları vardı.

Sonraki yıllarda hisse senetleri ve yeni finansal ürünler vardı.

Madoff döneminde karmaşık yatırım stratejileri vardı.

Bugün fonlar, algoritmalar, kripto varlıklar, yapay zekâ ve giderek karmaşıklaşan finans mühendisliği var.

Teknoloji değişiyor.

Finansal araçlar değişiyor.

Kelimeler değişiyor.

Ama insan davranışları çok daha yavaş değişiyor.

Daha fazla kazanma arzusu.

Fırsatı kaçırma korkusu.

Kalabalığa güvenme eğilimi.

Otoriteye duyulan güven.

Anlamadığımız şeyi uzmanların mutlaka anladığını düşünme alışkanlığı.

Ve belki en önemlisi:

Kazandığımız sürece soru sormamak.

Charles Ponzi’nin müşterileri ilk ödemelerini aldılar.

Madoff’un müşterileri yıllarca hesaplarında kazanç gördüler.

Çünkü insan kaybettiğinde şüphelenir.

Kazandığında ise kendisini haklı hisseder.


Türkiye’deki hikâyenin sonu henüz yazılmadı

Türkiye’de bugün yaşanan fon tartışmasını Madoff vakasıyla özdeşleştirmek doğru değil.

Madoff, mahkûmiyetle sonuçlanmış devasa bir Ponzi dolandırıcılığıydı.

Türkiye’de ise SPK’nın düzenleyici ve tasfiye kararlarıyla birlikte devam eden inceleme ve soruşturma süreçleri söz konusu. Bunların hukuki sonuçlarını şimdiden ilan etmek mümkün değil.

Kesin olarak bildiğimiz şey, SPK’nın 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdiği ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcının bulunduğu.

Ayrıca SPK, yaşanan sorunlara ilişkin düzenlemelerin gerekçesini açıklarken olağan dışı fiyat hareketlerinden, ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanmadan, fon değerlerinin fiktif hesaplanması riskinden ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının sınırlandırılması ihtiyacından açıkça söz ediyor.

Dolayısıyla Türkiye’deki hikâyenin sonucu henüz yazılmış değil.

Ama finans tarihi bize şimdiden önemli bir ders veriyor:

Piyasalardaki en tehlikeli dönem, insanların para kaybettiği dönem olmayabilir.

Bazen en tehlikeli dönem, herkesin para kazandığını düşündüğü dönemdir.

Çünkü zarar insanı soru sormaya zorlar.

Kazanç ise çoğu zaman soruları erteler.

Charles Ponzi’den Bernard Madoff’a ve bugünün karmaşık finans piyasalarına kadar değişmeyen şey belki de budur.

İnsanlar yalnızca yüksek getiriye inanmazlar.

Başkalarının da inandığını gördüklerinde ona çok daha kolay inanırlar.

Ve büyük finansal çöküşlerin ardından neredeyse her seferinde aynı soru sorulur:

“Bunca insan bunu nasıl göremedi?”

Cevabı ise rahatsız edici derecede basit olabilir:

Çünkü sistem çalışırken, çok az insan onun neden çalıştığını sormak ister

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den gdh içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim