14 Ekim 1092'de Büyük Selçuklu Devleti'nin en güçlü adamlarından biri, Nihâvend yakınlarında bir suikasta kurban gitti. Öldürülen kişi, yaklaşık otuz yıldır devletin yönetiminde belirleyici rol oynayan Vezir Nizâmülmülk'tü. Katili, dinî bir şahsiyet kılığına girmiş ve yanına yaklaşmayı başarmıştı.
Cinayet, Hasan Sabbah'ın liderliğindeki Bâtınî hareketiyle ilişkilendirildi. Ancak olayın arka planında Selçuklu sarayındaki iktidar mücadeleleri de vardı.
Suikasttan yalnızca 35 gün sonra Sultan Melikşah da hayatını kaybetti. İki ölümün ardından Büyük Selçuklu Devleti, uzun sürecek bir taht mücadelesine sürüklendi.
Peki Nizâmülmülk neden öldürüldü? Hasan Sabbah kimdi? Tarihe Haşhaşîler adıyla geçen fedailer gerçekten uyuşturucuyla mı yönetiliyordu? Ve Selçuklu Devleti'nin en güçlü vezirinin ortadan kaldırılmasından kimler kazançlı çıktı?
BİR DEVLETİN MİMARI: NİZÂMÜLMÜLK
1018 yılında Horasan'ın Tûs bölgesinde doğan Nizâmülmülk'ün asıl adı Hasan bin Ali et-Tûsî idi. İran kökenli bir devlet adamıydı. Genç yaşlarından itibaren idari görevlerde bulundu ve zamanla Selçuklu hizmetine girdi.
1063 yılında Sultan Alparslan'ın veziri oldu. Alparslan'ın 1072'de öldürülmesinin ardından tahta geçen Melikşah döneminde de görevini sürdürdü.
Nizâmülmülk, Selçuklu tarihinin en etkili vezirlerinden biriydi.
Devletin maliyesini, bürokrasisini ve taşra yönetimini düzenledi. Sultan ile ordu arasındaki ilişkilerin yürütülmesinde önemli rol oynadı. İkta sisteminin geliştirilmesine katkıda bulundu.
En kalıcı eserlerinden biri ise Nizâmiye medreseleriydi.
Bağdat başta olmak üzere çeşitli şehirlerde kurulan bu eğitim kurumları, dönemin ilim hayatında büyük bir etki meydana getirdi. Medreseler, özellikle Sünni düşüncenin güçlendirilmesinde ve devletin ihtiyaç duyduğu eğitimli kadroların yetiştirilmesinde önemli rol oynadı.
Nizâmülmülk'ün kaleme aldığı Siyâsetnâme, hükümdarlık, adalet, devlet yönetimi ve bürokrasi üzerine yazılmış en önemli Orta Çağ siyaset eserlerinden biri oldu.
Ancak onun giderek artan gücü, Selçuklu sarayında ciddi rahatsızlıklar doğurmaya başlamıştı.
SELÇUKLU SARAYINDA İKTİDAR MÜCADELESİ
1090'lı yıllara gelindiğinde Nizâmülmülk ile Sultan Melikşah arasındaki ilişkiler bozulmuştu.
Vezirin devlet yönetimindeki ağırlığı, kendi ailesinden çok sayıda kişiyi önemli makamlara getirmesi ve saray içerisindeki nüfuzu eleştiriliyordu.
Melikşah'ın eşi Terken Hatun da Nizâmülmülk'ün güçlü rakipleri arasındaydı.
Terken Hatun, kendi oğlu Mahmud'un veliaht olmasını istiyordu. Nizâmülmülk ise Melikşah'ın büyük oğlu Berkyaruk'u destekliyordu.
Bu anlaşmazlık, devletin gelecekteki hükümdarını belirleyecek bir mücadeleye dönüşmüştü.
Terken Hatun'un çevresindeki devlet adamlarından Tâcülmülk de Nizâmülmülk'e karşı muhalefetin önemli isimlerindendi.
Kaynaklara göre Melikşah, bir noktada vezirine yetkilerini aştığını ve hükümdarlıkta kendisine ortak olmaya başladığını bildirdi.
Nizâmülmülk ise sultana yıllardır yaptığı hizmetleri hatırlatarak sert bir karşılık verdi.
Artık Selçuklu sarayında yalnızca devletin nasıl yönetileceği değil, kimin yöneteceği de tartışılıyordu.
Tam bu sırada doğuda başka bir güç yükseliyordu.
HASAN SABBAH KİMDİ?
Hasan Sabbah, 11. yüzyılın ortalarında İran'ın Kum şehrinde doğdu.
Başlangıçta On İki İmam Şiiliği geleneğine bağlı bir ailede yetişti. Daha sonra İsmâilî düşünceyle tanıştı ve bu mezhebin davet teşkilatına katıldı.
İsmâilîlik, Şiiliğin farklı bir imamet anlayışına sahip koluydu. İmamların dinî ve siyasi otoritesine büyük önem veriyordu.
Hasan Sabbah, eğitimini ilerlettikten sonra Mısır'a giderek Fâtımî Devleti'nin başkenti Kahire'de bulundu.
O dönemde Fâtımîler, İsmâilîliğin en güçlü siyasi temsilcileriydi.
Ancak Hasan Sabbah'ın asıl faaliyet alanı İran olacaktı.
Selçukluların Sünni siyasetine karşı İsmâilî davetini yaymak amacıyla İran'ın çeşitli bölgelerinde çalışmaya başladı.
Özellikle merkezi yönetimin denetiminin zor olduğu dağlık bölgelerde taraftar kazandı.
Ve 1090 yılında, tarihin en ünlü kalelerinden birini ele geçirdi.
Alamut Kalesi.
ALAMUT: DAĞLARIN ARASINDA YÜKSELEN GÜÇ
Alamut, bugünkü İran'ın kuzeyinde, Elburz Dağları'nda bulunuyordu.
Yüksek kayalıkların üzerine kurulmuş kale, savunma açısından son derece elverişliydi. Dar geçitlerden ulaşılan bu bölgeyi büyük ordularla kuşatmak oldukça zordu.
Hasan Sabbah, kaleyi uzun bir askerî saldırı sonucunda değil, bölgedeki taraftarlarını artırarak ve kale içindeki nüfuzunu güçlendirerek ele geçirdi.
1090 yılında Alamut'u merkez edindi.
Ardından çevredeki başka kaleler de İsmâilîlerin denetimine girmeye başladı.
Hasan Sabbah, böylece Selçuklu toprakları içerisinde bağımsız hareket eden bir siyasi ve askerî güç oluşturdu.
Bu yapı, 1094'te Fâtımî imameti üzerindeki veraset anlaşmazlığından sonra Nizârî İsmâilîliği olarak belirginleşti.
Hasan Sabbah'ın hareketi, Selçuklu yönetimi için ciddi bir tehdit hâline gelmişti.
Çünkü bu hareket, Selçuklularla açık meydan savaşlarında karşılaşabilecek büyük ordulara sahip değildi.
Bunun yerine dağ kalelerine, gizli örgütlenmeye, propaganda faaliyetlerine ve seçilmiş hedeflere yönelik suikastlara dayanıyordu.
Bu yöntem, Orta Çağ siyasetinde son derece etkili bir korku unsuruna dönüşecekti.
HAŞHAŞÎLER GERÇEKTEN HAŞHAŞ MI KULLANIYORDU?
Hasan Sabbah'ın taraftarları, özellikle Avrupa kaynaklarında Assassins, İslam dünyasındaki bazı düşmanca anlatılarda ise Haşîşiyye adıyla tanındı.
Bu adlandırma zamanla Türkçede Haşhaşîler biçiminde yaygınlaştı.
En meşhur hikâyeye göre Hasan Sabbah, genç fedailere uyuşturucu veriyor, onları bayıltarak gizli bahçelere taşıyordu.
Bu bahçelerde akarsular, meyve ağaçları, güzel kadınlar ve çeşitli eğlenceler bulunuyordu.
Gençler uyandıklarında kendilerini cennette zannediyordu.
Daha sonra tekrar uyuşturularak dışarı çıkarılıyor ve Hasan Sabbah'ın emirlerine uyarlarsa öldüklerinde aynı cennete döneceklerine inandırılıyorlardı.
Bu hikâye özellikle Marco Polo'nun anlatıları sayesinde Avrupa'da büyük şöhret kazandı.
Fakat modern tarih araştırmaları, bu cennet bahçeleri ve uyuşturucuyla fedai yetiştirme anlatısını tarihî gerçek olarak kabul etmiyor.
Bunun birkaç önemli sebebi var.
Öncelikle hikâyenin ayrıntılı biçimleri, Hasan Sabbah'ın yaşadığı dönemden çok sonra kaleme alındı.
İkincisi, Nizârîlere ilişkin kaynakların önemli bir bölümü siyasi ve mezhepsel rakipleri tarafından yazıldı.
Üçüncüsü, fedailerin sistematik biçimde uyuşturucu kullanılarak yetiştirildiğini kanıtlayan güvenilir çağdaş belgeler bulunmuyor.
Nizârîler, kendi inançları ve siyasi hedefleri doğrultusunda örgütlenmiş bir topluluktu.
Fedailerin eylemleri ise bu örgütlenmenin en dikkat çekici yönünü oluşturuyordu.
Dolayısıyla Haşhaşîler hakkındaki meşhur cennet bahçesi hikâyesi, tarih ile efsanenin birbirine karıştığı anlatılardan biridir.
FEDAİLER NASIL HAREKET EDİYORDU?
Hasan Sabbah'ın örgütlenmesinde fedailer özel bir yere sahipti.
Fedailer, topluluğun düşmanı olarak görülen önemli siyasi ve askerî şahsiyetlere yönelik suikastlarda görevlendiriliyordu.
Hedefler arasında vezirler, kumandanlar, yöneticiler ve bazı dinî şahsiyetler bulunuyordu.
Bu saldırılarda genellikle hançer kullanılması dikkat çekiciydi.
Suikastlar çoğu zaman herkesin görebileceği yerlerde gerçekleştiriliyordu.
Böylece öldürülen kişinin çevresinde korku ve güvensizlik oluşuyordu.
Fedailerin önemli bir bölümü saldırıdan sonra yakalanıyor veya öldürülüyordu.
Bu durum, görevlerin son derece yüksek ölüm riski taşıdığını gösteriyor.
Ancak Nizârîlerin bütün faaliyetlerini suikastlardan ibaret görmek de doğru değil. Alamut merkezli yapı, kalelerden, yerel topluluklardan, dinî eğitimden, idari örgütlenmeden ve diplomatik ilişkilerden oluşan bir siyasi düzen kurmuştu.
Suikastlar, bu düzenin düşmanlarına karşı kullandığı yöntemlerden biriydi.
Ve 1092 yılında hedef, Selçuklu Devleti'nin en güçlü adamıydı.
14 EKİM 1092: NİZÂMÜLMÜLK'ÜN ÖLDÜRÜLMESİ
Sultan Melikşah, 1092 yılının sonbaharında İsfahan'dan Bağdat'a doğru hareket etti.
Yanında Nizâmülmülk ve devletin önde gelen isimleri bulunuyordu.
Kafile, Nihâvend yakınlarındaki Sehne adlı yerde konakladı.
14 Ekim 1092 tarihinde, Nizâmülmülk'ün yanına bir kişi yaklaştı.
Kaynaklarda saldırganın adı Ebû Tâhir-i Errânî olarak geçer.
Saldırganın dinî bir şahsiyet veya sûfî kılığına girdiği aktarılır.
Bazı anlatılara göre vezire bir dilekçe sunmak istiyormuş gibi yaklaştı.
Nizâmülmülk'ün yanına geldiğinde gizlediği hançeri çıkardı ve onu yaraladı.
Selçuklu Devleti'nin kudretli veziri, aldığı yaralar sonucunda hayatını kaybetti.
Saldırganın da olay sırasında öldürüldüğü aktarılır.
Nizâmülmülk'ün cenazesi İsfahan'a götürülerek defnedildi.
Suikast, Selçuklu ordusunda büyük bir infial meydana getirdi.
Sultan Melikşah'ın askerleri sakinleştirmek için bizzat harekete geçmek zorunda kaldığı kaydedilir.
Bu cinayet, Nizârî fedailerinin siyasi suikast yönteminin erken ve en ünlü örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
SUİKAST EMRİNİ HASAN SABBAH MI VERDİ?
Nizâmülmülk'ün öldürülmesi, tarihî kaynaklarda Hasan Sabbah'ın hareketiyle ilişkilendirilir.
Bunun güçlü bir siyasi gerekçesi vardı.
Nizâmülmülk, İsmâilî hareketine karşı Selçuklu yönetiminin en kararlı isimlerinden biriydi.
1092 yılında Selçuklu orduları, Alamut ve İsmâilîlerin denetimindeki diğer bölgelere yönelik askerî harekâtlar düzenlemişti.
Dolayısıyla Nizâmülmülk'ün ortadan kaldırılması, Hasan Sabbah'ın hareketi açısından önemli bir kazanımdı.
Ancak tarihçiler burada başka ihtimalleri de değerlendiriyor.
Nizâmülmülk'ün Selçuklu sarayında güçlü düşmanları bulunuyordu.
Terken Hatun ve Tâcülmülk'ün vezirle yaşadığı anlaşmazlıklar biliniyor.
Sultan Melikşah ile Nizâmülmülk arasındaki ilişkiler de son dönemde ciddi biçimde bozulmuştu.
Bazı tarihî rivayetlerde suikastın arkasında Melikşah'ın veya saraydaki başka kişilerin bulunabileceği ileri sürülür.
Fakat bu iddiaların hiçbiri kesin biçimde kanıtlanmış değildir.
Tarihî açıdan en sağlam sonuç, Nizâmülmülk'ün Bâtınî bir fedai tarafından öldürüldüğü; cinayetin nihai siyasi sorumluluğunun ise tartışmalı olduğudur.
HASAN SABBAH, NİZÂMÜLMÜLK VE ÖMER HAYYAM GERÇEKTEN ARKADAŞ MIYDI?
Bu hikâyenin bir başka meşhur boyutu daha var.
Bazı kaynaklarda Hasan Sabbah, Nizâmülmülk ve büyük şair-matematikçi Ömer Hayyam'ın gençliklerinde aynı hocadan ders aldıkları anlatılır.
Rivayete göre üç arkadaş, içlerinden biri yükselirse diğerlerine yardım edeceğine dair söz verir.
Yıllar sonra Nizâmülmülk vezir olur.
Ömer Hayyam kendisinden ilimle uğraşabileceği bir imkân ister.
Hasan Sabbah ise devlet yönetiminde görev talep eder.
Ancak daha sonra Hasan Sabbah ile Nizâmülmülk arasında anlaşmazlık çıkar.
Hasan Sabbah'ın bu yüzden vezire düşman olduğu anlatılır.
Oldukça etkileyici olan bu hikâye, tarihî bakımdan güvenilir kabul edilmez.
Özellikle kişilerin yaşları ve hayatlarının kronolojisi, anlatının gerçekliği konusunda ciddi sorunlar doğurur.
Modern araştırmalarda üç arkadaş hikâyesi, sonradan ortaya çıkmış bir efsane olarak değerlendirilir.
Bu nedenle Nizâmülmülk suikastını eski arkadaşlar arasındaki kişisel intikam mücadelesine indirgemek doğru değildir.
Asıl mesele, Selçuklu iktidarı ile Hasan Sabbah'ın kurduğu hareket arasındaki siyasi ve dinî çatışmadır.
35 GÜN SONRA BİR ÖLÜM DAHA: SULTAN MELİKŞAH
Nizâmülmülk'ün öldürülmesinden 35 gün sonra, 19 Kasım 1092'de Sultan Melikşah da hayatını kaybetti.
Melikşah henüz 37 yaşlarındaydı.
Ölümünün sebebi hakkında farklı rivayetler bulunuyor.
Bazı kaynaklarda hastalık, bazılarında zehirlenme ihtimali gündeme getirilir.
Ancak Melikşah'ın öldürüldüğü kesin olarak kanıtlanmış değildir.
Vezirin ve sultanın art arda ölmesi, Büyük Selçuklu Devleti'nde büyük bir otorite boşluğu oluşturdu.
Terken Hatun, küçük yaştaki oğlu Mahmud'u tahta çıkarmaya çalıştı.
Nizâmülmülk'ün desteklediği Berkyaruk ise kendi hükümdarlık mücadelesini başlattı.
Selçuklu hanedanı içerisindeki taht mücadeleleri giderek şiddetlendi.
Merkezî otorite zayıflarken Hasan Sabbah'ın hareketi de bu siyasi karışıklıktan yararlandı.
Alamut ve çevresindeki Nizârî hâkimiyeti güçlendi.
Selçuklu Devleti varlığını sürdürdü; ancak Melikşah dönemindeki siyasi birlik ciddi biçimde sarsıldı.
HAŞHAŞÎLERİN SONU NASIL GELDİ?
Hasan Sabbah, Nizâmülmülk'ün öldürülmesinden sonra 32 yıl daha yaşadı.
1124 yılında Alamut'ta öldü.
Onun kurduğu siyasi yapı ise ölümünden sonra da varlığını sürdürdü.
Nizârî İsmâilîleri, İran ve Suriye'deki çeşitli kalelerde güçlerini korudu.
Haçlı Seferleri döneminde Suriye'deki Nizârîler, bölgenin Müslüman ve Hristiyan hükümdarlarıyla karmaşık ilişkiler kurdu.
Bu dönemin en tanınmış Nizârî liderlerinden biri, Avrupalıların Dağın İhtiyarı olarak adlandırdığı Râşidüddin Sinan'dı.
Nizârî fedaileri, Orta Çağ boyunca çok sayıda siyasi suikastla ilişkilendirildi.
Ancak Alamut merkezli devletin sonunu getiren güç, Selçuklular değil Moğollar oldu.
1256 yılında Hülagû Han'ın orduları Alamut'u ele geçirdi.
Kale ve çevresindeki Nizârî siyasi düzeni büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
Alamut'taki zengin kütüphane ve arşivlerin önemli bir bölümü de bu süreçte kayboldu.
Böylece Hasan Sabbah'ın 1090 yılında kurduğu devletin İran'daki hâkimiyet dönemi sona erdi.
Bununla birlikte Nizârî İsmâilî toplulukları varlıklarını sürdürdü. Günümüzde de İsmâilîliğin Nizârî kolu yaşamaya devam etmektedir.
BİR HANÇERİN DEĞİŞTİRDİĞİ TARİH
14 Ekim 1092'de Nizâmülmülk'ün öldürülmesi, Büyük Selçuklu tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri oldu.
Otuz yıla yakın süre devletin yönetiminde belirleyici rol oynayan vezirin ortadan kaldırılması, Selçuklu bürokrasisinin merkezindeki güçlü bir ismin kaybı anlamına geliyordu.
Ardından Melikşah'ın ölmesi, zaten var olan hanedan rekabetini açık bir taht mücadelesine dönüştürdü.
Hasan Sabbah'ın hareketi ise bu dönemde siyasi gücünü artırdı.
Nizâmülmülk suikastı, Orta Çağ'da siyasi şiddetin ve hedefli suikastların devletler üzerindeki etkisini gösteren en çarpıcı olaylardan biri olarak tarihe geçti.
Aradan 934 yıl geçmesine rağmen cinayetin arkasındaki bütün siyasi bağlantılar hâlâ açıklığa kavuşmuş değil.
14 Ekim 1092'de Nizâmülmülk'ü öldüren hançeri kimin kullandığını biliyoruz. Fakat o hançerin arkasında yalnızca Hasan Sabbah mı vardı, yoksa Selçuklu sarayındaki iktidar mücadelesi de cinayetin bir parçası mıydı?
Tarihçilerin tartışmaya devam ettiği soru bu.