Edmund Burke, 1790 yılında kaleme aldığı “Reflections on the Revolution in France” isimli eserinde muhafazakârlık düşüncesinin temellerini atmıştır. Burke, doğal hiyerarşinin ve mülkiyetin korunmasını temel motivasyon olarak öne sürerek toplumun sağlıklı bir şekilde dönüşebilmesi için bunu şart olarak öne sürer. İngiliz Aristokrat’a göre mülkiyetin korunması ilkesinin gözetilmemesi, kaybedecek çok şeyi olan toplum kesimlerini meydana getirir ve bunlar yaşanması gerekli dönüşümlere karşı da dirençli olurlar. Oysa mülkiyetin elde edilmesi ve devredebilme hakkına sahip olunması, sistemin ve toplumsal dinamiklerin aksayan yönlerini dönüştürme yolunda topluma cesaret verir.
Türkiye 1980’den beri büyük dönüşüm dalgaları üzerinde seyreden bir gemiye benziyor. Gemi güçlü ve büyük olduğu için alabora olmuyor, ancak hem mürettebat hem yolcular sık sık istifra ediyor, yolculukları oldukça konforsuz geçiyor. Adını “Yeni Türkiye” koyduğumuz ve kronik hastalıklarımızdan arındığımız yeni bir düzene sahip olmak istiyoruz. Elbette bu dönüşüm ve dönüşümün vaat ettikleri oldukça caziptir. Bu cazibe çeşitli toplum kesimlerini kendisine çekmekte ve onları dönüşüm yolunda ikna etmektedir. Fakat Burke’ün 216 yıl önce altını çizdiği iki gerekliliği önünde bulundurmak gibi bir zaruretimiz vardır.
Fakr-u zaruret içinde debelenen milletimizi daha müreffeh bir vatana kavuşturma motivasyonuyla Menderes milli hamlelerden bahsetti, Demirel “nurlu ufuklar” dedi, Erbakan “ağır sanayi hamlesinden ve Adil Düzen”den dem vurdu, Özal “icraatın içinden” programında çağ atlayan Türkiye resmini gözlerimize soktu. Muhafazakâr kalkınmacılığın amacı geride kalmış Türkiye’yi ileriye götürmekti. Bu ileri götürme motivasyonu taşları yerinden oynatabilme motivasyonudur aynı zamanda. Yetmişli yıllarda Karaoğlan “toprak işleyenin, su kullananın” diyor, dönüşüm vaat ediyordu. Fakat asıl dönüşüm sürekli sağ iktidarlar eliyle gerçekleşti. Türkiye’yi gerçek manada çağ atlatan iktidarlar bu sebeple sağ iktidarlardı. Esef ki, Türkiye’ye yönelik tahkim edilen kalkınma motivasyonu, Türkiye’de muhafazakâr olduğunu öne süren kesimlerde yer yer bireysel kalkınma motivasyonu olarak da içselleştirildi. Maalesef, korunması gereken değerlerin kolayca gözden çıkarılması bu motivasyonun toplumsal seviyeden bireysel seviyeye inmesi akabinde gerçekleşti. Önceleri kamu arazileri ve kamu varlıkları talan edildi; hemen sonra bireylerin mallarına ve varlıklarına da el uzatılır hale gelindi. Esasen bildiğiniz basit hırsızlıktan farkı olmayan bir şeydir bu. Toplumsal tabakalar dönüşürken mülkiyet algısı da dönüştü. Sahip olmaya hak gördükleri şeylere erişebilmek için başkalarının mülkiyetine zarar verdiklerini bile bile bu adamları attılar. Sanki Türkiye’nin gelişmesinin ön şartı bu irtikap kültürünü sindirmekmiş gibi bir hava yaratılıyor kimi mahfillerde. Asla değildir! Aksine, Burke’ün altını çizdiği gibi; endişeleri sebebiyle dönüşüme mâni olmayacak, statüsü ve mülkiyeti güvenlik altında bir topluma ihtiyacımız vardır. Bu algıya zarar verenler, Türkiye’nin dönüşümüne ve Yeni Türkiye hedeflerine zarar vermektedir. Dolayısıyla ilginç bir paradoks çıkıyor karşımıza. Muhafazakârlar dönüştüp geliştirirken, muhafazakârlar bu dönüşümü ve gelişimi sabote ediyor. Bu da Türkiye’nin bir türlü iflah olmaz makus talihidir.