Kimi gazeteci kimliğiyle Bulgaristan’da 19 yıl görev yaptı ve sınırda kurulan pusuda öldürüldü. Kimi II. Dünya Savaşı sırasında Alman istihbaratının içine sızdı. Kimi tarihe Almanların efsanevi casusu olarak geçti; ancak yıllar sonra Türk istihbaratı adına da çalıştığı açıklandı. Türkiye’nin istihbarat tarihinin gölgede kalmış isimleri kimlerdi?
İstihbarat dünyasının garip bir kuralı vardır:
Başarılı olan çoğu zaman görünmez.
Operasyon anlatılmaz, elde edilen bilgi açıklanmaz, görev yapan kişinin adı bilinmez. Bazen bir istihbaratçının gerçekte ne yaptığı ancak ölümünden onlarca yıl sonra açılan arşivlerden öğrenilir.
Türkiye'de de durum farklı değildi.
Cumhuriyet'in istihbarat teşkilatı Millî Emniyet Hizmeti Riyaseti (MAH) 1926'da şekillenirken daha 1928'de teşkilat mensupları için yabancı istihbarat, kriptografi, propaganda ve ajanlık üzerine eğitim kitapları hazırlanmaya başlanmıştı.
Bu dünyanın içinden bazı isimler çıktı.
Bazıları teşkilatı yönetti.
Bazıları ise hayatlarının büyük bölümünü başka bir kimlikle geçirdi.
“Bay Hristo”: Arif Necip Kaskatı
Bu dosyayı onunla açmak gerekiyor.
Çünkü Arif Necip Kaskatı'nın hikâyesi, neredeyse bir casusluk romanı gibi.
1901'de bugün Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Razgrad'da doğdu.
Bulgarcayı çok iyi biliyordu. İstanbul gazetelerinin Trakya muhabirliğini yapıyordu.
Fakat gazetecilik onun görünen hayatıydı.
Kaskatı, 1931'den itibaren MAH adına Bulgaristan'da Türkiye'ye karşı yürütülen faaliyetleri takip ediyordu.
Bulgaristan'daki Türkler arasında başka bir isimle tanınıyordu:
“Bay Hristo.”
Görevi tam 19 yıl sürdü.
Son göreviyse hayatına mal oldu.
MİT'in 2026'da kamuoyuna açıkladığı bilgilere göre, çift taraflı çalıştığından şüphelenilen bir Bulgar ajanıyla bağlantılı gelişmeler sırasında Kaskatı, Haziran 1950'de Bulgaristan'dan Edirne'ye geçmeye çalışıyordu.
Aracına pusu kuruldu.
Kaskatı öldürüldü.
Üstelik olayın yaşandığı günlerde Türk basını onun gerçek mesleğini bilmiyordu.
14 Haziran 1950 tarihli Son Posta, olayı okuyucularına:
“Edirne Cumhuriyet gazetesi muhabiri Arif Necip Kaskatı Bulgar hududunda vurularak öldürüldü”
şeklinde duyurmuştu.
Yani kamuoyu bir gazetecinin öldürüldüğünü düşünüyordu.
Gerçekte öldürülen kişi yaklaşık yirmi yıldır Türk istihbaratı adına çalışan bir MAH mensubuydu.
Kaskatı'nın fotoğrafı ve görevine ilişkin ayrıntılar MİT tarafından ancak 2026'da kamuoyuyla paylaşıldı.
Tam anlamıyla 76 yıl sonra ortaya çıkan bir istihbarat hikâyesi.
Şakir Paşa ailesinin gizli istihbaratçısı: Suat Şakir
Türkiye'nin yakın tarihinin en sıra dışı ailelerinden biri Şakir Paşa ailesidir.
Cevat Şakir Kabaağaçlı, yani Halikarnas Balıkçısı…
Fahrelnissa Zeid…
Aliye Berger…
Füreya Koral…
Fakat ailenin çok az bilinen başka bir mensubu daha vardı:
Suat Şakir.
Onun dünyası sanat değil, istihbarattı.
II. Dünya Savaşı sırasında İstanbul, İngiliz, Alman, Sovyet ve diğer servislerin mücadele ettiği önemli casusluk merkezlerinden birine dönüşmüştü.
MAH özellikle Alman istihbaratının Türkiye'deki faaliyetlerini takip ediyordu.
Alman askerî istihbarat teşkilatı Abwehr'in mensubu Wilhelm Hamburger, 1941'de İstanbul'a geldi. Resmî kimliği “ticaret müşaviri”ydi.
MAH onun peşine Suat Şakir'i yerleştirdi.
Suat Şakir Alman istihbaratçının güvenini kazandı.
Onunla dostluk kurdu.
Hamburger'in temaslarını, seyahatlerini, girişimlerini ve görüşmelerini izledi ve elde ettiği bilgileri MAH'a aktardı.
İstanbul sokaklarında yaşanan bu istihbarat savaşı yıllarca kamuoyundan uzak kaldı.
Bir tarafta Nazi Almanyası'nın Abwehr'i…
Diğer tarafta Türkiye'nin MAH'ı…
Ve aralarında, karşı tarafın güvenini kazanmış bir Türk istihbarat kaynağı.
Çiçero gerçekten kimin ajanıydı?
Türkiye'nin istihbarat tarihindeki en şaşırtıcı isimlerden biri ise Elyesa Bazna.
Dünya onu kod adıyla tanıdı:
Çiçero.
II. Dünya Savaşı sırasında Ankara'daki İngiliz Büyükelçiliğinde Büyükelçi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen'in yanında çalışan Bazna, elçiliğin kasasındaki son derece gizli belgeleri fotoğraflayarak Almanlara sattı.
Belgeler Almanya'ya ulaştı.
Çiçero böylece II. Dünya Savaşı'nın en ünlü casuslarından birine dönüştü.
Hikâye kitaplara ve filmlere konu oldu.
On yıllar boyunca anlatılan hikâyede Çiçero, Almanların Ankara'daki ajanıydı.
Fakat MİT'in bugün kendi resmî tarih sayfasında kullandığı ifade son derece dikkat çekici:
MİT aynı sayfada Bazna'nın savaş sırasında Alman istihbaratına çalıştığını da belirtiyor.
Bu ayrıntı Çiçero vakasını daha da ilginç hâle getiriyor.
Çünkü kamuoyunun “Alman casusu” olarak tanıdığı adamın Türk istihbaratıyla ilişkisi, hikâyenin yıllarca anlatıldığından daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Ancak kamuya açık resmî bilgi, ilişkinin bütün operasyonel ayrıntılarını açıklamadığı için Bazna'nın hangi tarihlerde, hangi şartlarla ve ne ölçüde MAH adına hareket ettiğini kesin ayrıntılarla anlatmak şimdilik mümkün değil.
Ziya Selışık: Teşkilatın içinden yetişen adam
Bir başka unutulan isim Ziya Selışık.
Harp Okulu mezunuydu.
25 Ağustos 1938'de MAH'a girdi.
Fransızca ve Almanca biliyordu.
MAH içerisinde iki kez Hizmet Reisliği yaptı ve 1965'e kadar teşkilatta kaldı.
Selışık'ın önemi burada ortaya çıkıyor:
Türkiye'nin istihbarat yapılanmasının II. Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş'a geçtiği dönemi teşkilatın içinde yaşayan profesyonellerden biriydi.
Hitler Almanyası'nın yükselişini gördü.
II. Dünya Savaşı'nı gördü.
Sovyet tehdidinin güçlenmesine tanıklık etti.
Türkiye'nin NATO'ya girişini yaşadı.
Ve MAH'ın MİT'e dönüşmesine yalnızca aylar kala emekliye ayrıldı.
Bugün adı neredeyse bilinmiyor.
Naci Aşkun: Savaşın ortasında MAH'a girdi
Benzer şekilde unutulan bir diğer isim Naci Aşkun.
Harp Okulu mezunuydu.
15 Nisan 1940'ta, Avrupa'nın II. Dünya Savaşı'nın içine sürüklendiği günlerde kurmay yüzbaşı olarak MAH'a tayin edildi.
Teşkilatta çeşitli görevlerde bulundu.
1952'de Roma Askerî Ataşeliğine gönderildi.
27 Mayıs 1960 darbesinin ardından yeniden MAH'a döndü ve 17 Ocak 1961'de MAH Reisi oldu.
Bugün Fuat Doğu'nun adı istihbarat tarihiyle ilgilenenler tarafından bilinir.
Naci Aşkun ise çok daha az hatırlanır.
Oysa MAH'ın son dönemindeki önemli yöneticilerden biriydi.
Behçet Türkmen: İstihbarattan diplomasiye
Bir başka isim Behçet Türkmen.
1931'de kurmay yüzbaşı olarak MAH bünyesinde çalışmaya başladı.
Atina'da askerî ataşe yardımcılığı yaptı.
NATO Güneydoğu Müttefik Kara Kuvvetleri'nde görev aldı.
1953'te Mehmet Naci Perkel'in ardından MAH Reisliğine getirildi.
1957'ye kadar teşkilatı yönetti.
Ardından Bağdat Büyükelçisi oldu; daha sonra Stockholm Büyükelçiliği yaptı.
Türkmen'in kariyeri Cumhuriyet'in erken dönem istihbarat anlayışının karakteristik özelliğini gösteriyor:
Askerlik, istihbarat ve diplomasi birbirinden tamamen kopuk dünyalar değildi.
Aynı kişi bir dönem askerî ataşe, başka bir dönem istihbarat başkanı, ardından büyükelçi olabiliyordu.
Naci Perkel: Beş yıl İngilizlerin esiriydi, sonra Türk istihbaratını yönetti
Ve bu kuşağın belki de en sıra dışı hayatlarından biri:
Mehmet Naci Perkel.
Balkan Savaşı'nda savaştı.
Birinci Dünya Savaşı'nda Irak Cephesi'ne gönderildi.
1915'te İngilizlere esir düştü ve beş yıl Hindistan'daki esir kamplarında kaldı.
1920'de İstanbul'a döndü.
1922'de Millî Ordu'ya katıldı ve Batı Cephesi'nde görev yaptı.
1929'da MAH'a geçti.
1934'te başkan yardımcısı, 1941'de ise teşkilatın başındaki isim oldu. Görevini 1953'e kadar sürdürdü.
Düşünün:
Balkan Harbi'nden Birinci Dünya Savaşı'na…
İngiliz esaretinden Millî Mücadele'ye…
Oradan Türkiye'nin istihbarat teşkilatının başına.
Üstelik Perkel'in MAH'ı yönettiği yılların büyük bölümü II. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki son derece yoğun istihbarat mücadelesi dönemiydi.
Neden isimlerini bilmiyoruz?
Aslında cevap mesleğin doğasında saklı.
MİT'in resmî anlatısında bile kurumun geçmişinde görev yapanlardan söz edilirken sıklıkla “isimsiz kahramanlar” ifadesi kullanılıyor.
Çünkü bir istihbaratçının başarısı çoğu zaman kamuoyunun onun ne yaptığını öğrenmemesine bağlıdır.
Bir operasyon başarıyla sonuçlanır.
Ama operasyonun adı açıklanmaz.
Bir ajan yıllarca yabancı bir servisin içine girer.
Kimliği bilinmez.
Bir istihbarat mensubu başka ülkede farklı bir meslekle yaşar.
Gerçek görevi ailesinden bile saklanabilir.
Sonra dosya kapanır.
Aradan yıllar geçer.
76 yıl sonra ortaya çıkan bir fotoğraf
Arif Necip Kaskatı'nın hikâyesi bunun belki de en çarpıcı örneği.
1950'de öldürüldüğünde gazeteler onu gazeteci olarak tanıyordu.
2026'da ise MİT onun fotoğrafını yayımladı ve kamuoyu gerçeği öğrendi:
“Bay Hristo” adıyla tanınan adam, 19 yıl boyunca Türk istihbaratı adına Bulgaristan'da görev yapmıştı.
Belki Türk istihbarat tarihinin hâlâ bilmediğimiz daha yüzlerce hikâyesi var.
Bazıları devlet arşivlerinde.
Bazıları hiç açılmayacak dosyalarda.
Bazıları ise artık anlatabilecek hiç kimse kalmadığı için muhtemelen tarihin içinde kayboldu.
İstihbarat dünyasının değişmeyen kuralı da zaten burada başlıyor:
Bazı kahramanların isimleri meydanlara verilmez.
Bazılarının mezar taşında bile ne yaptıkları yazmaz.
Çünkü onların görevi, tarihin görünmeyen tarafında kalmaktır.