Borsanın 400 yıllık hikâyesi: Servetler nasıl kazanıldı, nasıl kaybedildi?

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 8 dk okuma

Borsanın 400 yıllık hikâyesi: Servetler nasıl kazanıldı, nasıl kaybedildi?

Bugün dünyanın herhangi bir yerinde telefon ekranından birkaç saniye içerisinde bir şirketin hissesini satın almak mümkün.

Fakat bunun arkasında yaklaşık dört yüz yıllık bir tarih bulunuyor.

Borsa yalnızca insanların para kazanmak için hisse alıp sattıkları bir pazar değildir. Modern ekonominin en önemli finansman mekanizmalarından biridir. Bir şirket, sermayesini paylara bölerek yatırımcılardan para toplar; yatırımcı ise satın aldığı pay ölçüsünde şirketin geleceğine ortak olur.

Basit görünen bu sistem, dünya ekonomisini değiştirdi.

Fakat borsanın tarihi aynı zamanda insan psikolojisinin de tarihidir.

Umut, açgözlülük, korku, söylenti ve panik…

Teknoloji değişti.

Şirketler değişti.

Borsalar değişti.

Ama yatırımcıların davranışları şaşırtıcı biçimde birbirine benzemeye devam etti.

Borsanın doğduğu şehir: Amsterdam

Modern borsa tarihinin başlangıç noktalarından biri 17. yüzyıl başlarının Amsterdam'ıdır.

1602'de Hollanda Doğu Hindistan Şirketi — VOC — kuruldu. Uzak Doğu'ya yapılan ticaret seferleri olağanüstü maliyetli ve riskliydi. Gemilerin yapılması, mürettebatın ücretleri, silahlar, erzak ve aylarca süren yolculuklar büyük sermaye gerektiriyordu.

Çözüm devrim niteliğindeydi:

Sermaye çok sayıda yatırımcıdan toplanacaktı.

Yatırımcılar şirkete para verecek, karşılığında şirketin paylarına sahip olacaktı. Daha da önemlisi, bu paylar başka yatırımcılara devredilebilecekti.

Amsterdam'da giderek gelişen ikincil piyasa, modern hisse senedi ticaretinin temel taşlarından biri oldu. Bugünkü Euronext Amsterdam da köklerini 1602'ye götürüyor ve Amsterdam piyasasını dünyanın faaliyetteki en eski borsası olarak tanımlıyor.

Artık bir tüccarın tek başına bütün gemiyi finanse etmesine gerek yoktu.

Risk binlerce paya bölünebiliyordu.

Bu sistem yalnız ticaret tarihini değil, kapitalizmin gelişimini de değiştirecekti.

Fakat finans piyasalarının büyümesiyle başka bir olgu daha ortaya çıktı:

Spekülasyon.

Lale Çılgınlığı: Gerçek ile efsane arasında

Borsa tarihinin en meşhur hikâyelerinden biri 1630'ların Hollanda'sındaki Lale Çılgınlığıdır.

Nadir lale soğanları bir statü göstergesine dönüşmüş, özellikle 1636–1637 döneminde bazı türlerin fiyatları olağanüstü yükselmişti. Henüz topraktan çıkarılmamış soğanlara ilişkin sözleşmeler dahi el değiştiriyordu.

Ardından Şubat 1637'de piyasa çöktü.

Yüzyıllar boyunca bu olay, insanların bir lale soğanı uğruna evlerini sattıkları ve binlerce kişinin iflas ettiği ilk büyük spekülasyon çılgınlığı olarak anlatıldı.

Ancak modern tarihçilik bu popüler hikâyenin önemli bölümünü sorguluyor.

Arşiv araştırmaları spekülasyonun gerçekten yaşandığını, fakat Hollanda ekonomisinin tamamını çökerten kitlesel bir felaket görüntüsünün büyük ölçüde sonradan büyütüldüğünü gösteriyor. Örneğin Rijksmuseum'un konuya ilişkin çalışması, bir lale soğanı karşılığında Amsterdam'da ev satın alındığı veya kitlesel iflasların yaşandığı şeklindeki meşhur hikâyelerin gerçeği yansıtmadığını belirtiyor.

Yine de Lale Çılgınlığı finans tarihine çok önemli bir kavram bıraktı:

Balon.

Bir varlığın fiyatı, gelecekte daha yüksek fiyata satılacağı beklentisiyle sürekli yükseliyorsa ve alıcılar artık varlığın kendisinden çok fiyatının yükselmesine yatırım yapıyorsa tehlikeli bir döngü başlayabilir.

1720: İnsanlar yeniden aynı şeyi yaptı

Aradan henüz bir asır bile geçmeden bu kez İngiltere büyük bir spekülasyon dalgasıyla karşılaştı.

Merkezinde South Sea Company vardı.

1711'de kurulan şirket, İngiliz devlet borcuyla ve Güney Amerika'yla ticaret imtiyazı beklentileriyle bağlantılı karmaşık bir finansal yapı oluşturmuştu.

1720'de şirket hisseleri hızla yükselmeye başladı.

İnsanlar yükselişi gördükçe satın aldı.

Yeni yatırımcılar geldikçe fiyat daha da yükseldi.

Fiyat yükseldikçe şirketin geleceğine ilişkin beklentiler daha da büyüdü.

Sonra döngü tersine döndü.

Hisseler çöktü.

Bank of England'ın kendi tarihçesi, 1720'de South Sea hisselerindeki yatırım çılgınlığının ardından fiyatların çöktüğünü ve binlerce kişinin ağır kayıplara uğradığını kaydediyor.

Finans dünyası artık çok önemli bir gerçeği öğrenmeye başlıyordu:

Yükseliş kendi kendisini besleyebildiği gibi, düşüş de kendi kendisini besleyebilirdi.

1907: Wall Street'i bir bankacı kurtarıyor

  1. yüzyılın başında ABD dünyanın en büyük ekonomilerinden biri hâline gelmişti.

Fakat ülkede bugünkü anlamda bir merkez bankası yoktu.

1907'de başlayan finansal panik özellikle New York'taki “trust company” adı verilen finans kuruluşlarını vurdu. Güven kayboldukça insanlar paralarını çekmeye başladı.

Bankacılık sisteminde likidite sıkıntısı oluştu.

Sorun basitti ama ölümcüldü:

Bir finans kuruluşunun varlıkları değerli olabilir; fakat herkes parasını aynı anda isterse o varlıkları yeterince hızlı nakde çeviremeyebilir.

Sistemi kurtarmak için sahneye devlet kurumundan önce bir kişi çıktı:

J. P. Morgan.

Morgan, bankacıları ve finans kuruluşlarını bir araya getirerek kredi ve sermaye desteğinin örgütlenmesinde merkezi rol oynadı.

Panik kontrol altına alındı.

Fakat Amerikan siyasetinde şu soru kaldı:

Bir ülkenin finans sistemi neden tek bir özel bankacının müdahalesine ihtiyaç duyuyordu?

1907 Paniği ABD'deki para ve bankacılık reformu hareketini hızlandırdı. 1913'te Federal Reserve Act kabul edildi ve Amerikan merkez bankası sistemi doğdu.

Fakat merkez bankalarının ortaya çıkması krizleri sona erdirmeyecekti.

Daha büyüğü yaklaşıyordu.

1929: Dünya çökerken

1920'ler Amerika için olağanüstü bir dönemdi.

Otomobil…

Radyo…

Elektrik…

Seri üretim…

Tüketici kredileri…

Yeni şirketler…

Ve yükselen borsa.

Dow Jones Sanayi Endeksi Ağustos 1921'de 63 seviyesindeyken Eylül 1929'da 381'e ulaştı.

Yaklaşık sekiz yılda altı katlık yükseliş.

İnsanlar borsanın sürekli yükseleceğine inanmaya başlamıştı.

Üstelik birçok yatırımcı hisseleri tamamen kendi parasıyla almıyordu.

Borçlanarak yatırım yapılıyordu.

Fiyatlar yükseldiği sürece sistem çalışıyordu.

Ancak fiyatlar düşmeye başladığında borçla alınmış hisseler büyük bir probleme dönüşecekti.

Sonunda korku başladı.

24 Ekim 1929: Kara Perşembe.

Satış emirleri Wall Street'e yağdı.

Ardından daha kötüsü geldi.

28 Ekim: Kara Pazartesi.

Dow yaklaşık %13 düştü.

Ertesi gün:

29 Ekim: Kara Salı.

Yaklaşık %12'lik bir düşüş daha yaşandı.

Milyarlarca dolarlık servet siliniyordu.

Ancak burada sık yapılan bir tarih hatasını düzeltmek gerekiyor:

1929 borsa çöküşü tek başına Büyük Buhran'ı yaratmadı.

ABD ekonomisindeki daralma zaten başlamıştı. Sonraki dönemde banka iflasları, kredi mekanizmasının bozulması, para arzındaki sorunlar, tüketim ve yatırımların çökmesi krizi çok daha derin bir ekonomik felakete dönüştürdü. Federal Reserve tarihçileri de 1929'daki çöküşün ardından finans sisteminin başka bölümlerindeki sorunların kısa ve sert kalabilecek bir durgunluğu çok daha uzun ve ağır bir depresyona dönüştürdüğünü vurguluyor.

1929'dan sonra finans dünyası artık aynı olmayacaktı.

1987: Bir günde yüzde 22,6

Wall Street 1929'dan gerekli dersleri çıkardığını düşünüyordu.

Ama 19 Ekim 1987 Pazartesi günü tarihin en sıra dışı borsa çöküşlerinden biri yaşandı.

O gün Dow Jones:

%22,6 düştü.

Tek bir işlem gününde.

Federal Reserve History'ye göre bu, Dow tarihindeki en büyük günlük yüzdesel kayıp olmaya devam ediyor.

Üstelik bu kez piyasada yeni bir unsur vardı:

Bilgisayarlar.

1980'lerde büyük yatırımcılar bilgisayar destekli işlem stratejilerini giderek daha fazla kullanmaya başlamıştı. Özellikle “portfolio insurance” adı verilen sistemlerde piyasa düştükçe risk azaltmak amacıyla satış yapılabiliyordu.

Sorun şuydu:

Piyasa düştüğü için bilgisayarlar satış sinyali üretiyor…

Satışlar fiyatları daha da düşürüyor…

Yeni düşüş yeni satışları tetikliyordu.

Modern finans dünyası ilk kez teknolojinin paniği ne kadar hızlandırabileceğini görüyordu.

1987 sonrasında piyasa altyapısı ve kriz anındaki işlem mekanizmaları yeniden değerlendirildi; sert fiyat hareketlerinde işlemleri geçici olarak durdurabilen circuit breaker sistemleri geliştirildi.

Fakat insanlık yeni bir teknolojiyle tanışmak üzereydi.

Ve o teknoloji yeni bir balon yaratacaktı.

İnternet her şeyi değiştirecekti

1990'ların sonunda dünya interneti keşfediyordu.

Yeni şirketler kuruluyordu.

İsimlerinin sonuna “.com” ekleyen şirketler yatırımcıların ilgisini çekiyordu.

İnternet gerçekten de dünyayı değiştirecekti.

Sorun internet değildi.

Sorun, geleceğin bugünden satın alınmaya çalışılmasıydı.

Henüz sürdürülebilir gelir modeli bulunmayan, kâr etmeyen veya gelecekte nasıl para kazanacağı belirsiz şirketlerin değerlemeleri hızla yükseldi.

Yatırımcıların önemli bölümü aynı düşünceye kapılmıştı:

“Bu yeni dünya. Eski değerleme kuralları artık geçerli değil.”

NASDAQ Composite Mart 2000'de zirve yaptı.

Sonra satış başladı.

Birçok internet şirketi ortadan kayboldu.

NASDAQ 2000, 2001 ve 2002'yi art arda büyük yıllık kayıplarla kapattı; Mart 2000 zirvesinden Ekim 2002 dibine kadar teknoloji ağırlıklı piyasa çok ağır değer kaybetti.

Fakat internet ortadan kalkmadı.

Tam tersine dünyayı gerçekten değiştirdi.

Bu durum finans tarihinin önemli derslerinden birini gösteriyordu:

Bir teknolojinin devrim yaratacak olması, o teknolojiyle ilişkilendirilen her şirketin doğru fiyatlandığı anlamına gelmez.

Ve sekiz yıl sonra dünya çok daha tehlikeli bir krizle karşılaşacaktı.

2008: Bir ev kredisi dünyayı nasıl sarstı?

2000'lerin başında ABD'de konut piyasası hızla büyüyordu.

Faizler düşüktü.

Kredi boldu.

Ev fiyatları yükseliyordu.

Bankalar daha fazla mortgage kredisi vermeye başladı.

Bunların arasında kredi geçmişi zayıf ve ödeme kapasitesi daha riskli müşterilere verilen subprime mortgage kredileri de bulunuyordu. 2005'te subprime krediler yeni mortgage kullandırımlarının yaklaşık beşte birine kadar ulaşmıştı.

Fakat sistem burada bitmiyordu.

Bankalar verdikleri konut kredilerini çeşitli finansal ürünler içerisinde paketleyerek yatırımcılara satıyordu.

Risk, finans sisteminin içine dağılıyordu.

Bu mekanizma, ev fiyatları yükseldiği ve borçlular ödemelerini yaptığı sürece çalışıyordu.

Sonra ev fiyatları düşmeye başladı.

Borçluların bir bölümü kredilerini ödeyemedi.

Mortgage bağlantılı menkul kıymetlerin gerçek değerinin ne olduğu konusunda belirsizlik oluştu.

Finans kuruluşları birbirlerinin ne kadar risk taşıdığını bilmiyordu.

Ve finans sisteminin temel hammaddelerinden biri ortadan kaybolmaya başladı:

Güven.

2008'de Bear Stearns ciddi finansman sorununa girdi ve JPMorgan Chase tarafından devralındı.

Ardından 15 Eylül 2008'de Lehman Brothers iflas başvurusunda bulundu. Ertesi gün dev sigorta şirketi AIG'ye Federal Reserve desteği geldi.

Lehman'ın çöküşü küresel paniğin simgesine dönüştü.

Bankalar birbirlerine borç vermekten çekiniyor, kredi kanalları tıkanıyordu.

Finansal kriz reel ekonomiye sıçradı.

ABD'de 2007–2009 arasındaki resesyonda reel GSYH tepeden dibe %4,3 düştü ve işsizlik oranı yüzde 5'in altından %10'a yükseldi.

Kriz artık Wall Street'in değildi.

Fabrikaların, işçilerin, ev sahiplerinin ve devletlerin kriziydi.

2020: Bu kez sebep finans dünyasının dışından geldi

Mart 2020'de COVID-19 salgını küresel ekonomiyi durma noktasına getirdi.

Uçaklar yere indi.

Fabrikalar kapandı.

Şehirler boşaldı.

Yatırımcılar birkaç hafta içerisinde dünya ekonomisinin nasıl işleyeceğini sorgulamaya başladı.

Finans piyasalarında sert satışlar yaşandı.

Bu krizin önceki örneklerden önemli bir farkı vardı.

Krizin başlangıç noktası kötü mortgage kredileri, spekülatif hisseler veya sorunlu bankalar değildi.

Bir salgındı.

Merkez bankaları ve hükümetler çok hızlı müdahale etti. ABD Merkez Bankası politika faizini fiilen sıfıra indirdi, büyük miktarda Hazine ve mortgage bağlantılı menkul kıymet satın aldı ve piyasalara likidite sağlayan çeşitli programları devreye soktu.

2020 bize başka bir gerçeği gösterdi:

Finansal krizlerin kaynağı her zaman finans sistemi olmak zorunda değildir.

Fakat şok nereden gelirse gelsin, likidite ve güven kaybolduğunda finans piyasalarındaki sonuç birbirine benzeyebilir.

Peki bütün krizlerin ortak noktası ne?

1637'de lale soğanı vardı.

1720'de South Sea Company.

1929'da sanayi hisseleri.

2000'de internet şirketleri.

2008'de evler ve mortgage bağlantılı menkul kıymetler.

2020'de ise küresel salgın.

Bunların hepsini aynı tür kriz olarak görmek yanlış olur. Sebepleri, ölçekleri ve ekonomik sonuçları birbirinden çok farklıdır.

Ancak spekülatif finans krizlerinin önemli bölümünde benzer bir davranış zinciri görülebilir:

Yeni bir hikâye ortaya çıkar.

İnsanlar bu hikâyeye inanır.

Para o alana yönelir.

Fiyatlar yükselir.

Yükselen fiyatlar hikâyenin doğru olduğunun kanıtı gibi görülür.

Daha fazla yatırımcı gelir.

Borç ve kaldıraç devreye girebilir.

Risk küçümsenir.

Sonra küçük bir olay beklentileri değiştirir.

İlk yatırımcılar satışa geçer.

Fiyat düşer.

Düşüş yeni satışları tetikler.

Ve herkes aynı anda çıkış kapısına yöneldiğinde finans dünyasının en eski problemlerinden biri ortaya çıkar:

Likidite.

Bir varlığın teorik olarak 100 lira etmesi başka şeydir.

O varlığı, herkesin satmak istediği anda 100 liradan satın alacak birini bulabilmek başka şeydir.

İşte finans krizlerinin en tehlikeli anlarından biri tam olarak burada başlar.

Borsalar neden hâlâ var?

Bu kadar kriz yaşandıysa şu soru sorulabilir:

Borsa tehlikeliyse neden dört yüz yıldır varlığını sürdürüyor?

Çünkü borsanın temel işlevi kriz yaratmak değildir.

Tam tersine, sermayeyi yatırım ihtiyacı bulunan şirketlerle buluşturmaktır.

Amsterdam'daki tüccarların tek bir insanın karşılayamayacağı deniz seferlerini binlerce yatırımcıyla finanse etmesini sağlayan düşüncenin modern karşılığı bugün de geçerlidir.

Bir teknoloji şirketi fabrika kurabilir.

Bir sanayi şirketi yeni üretim hattı açabilir.

Bir enerji şirketi yatırım yapabilir.

Ve yatırımcılar bu şirketlerin geleceğine ortak olabilir.

Sorun borsanın kendisinden çok, riskin unutulduğu dönemlerde ortaya çıkar.

Çünkü dört yüz yıllık borsa tarihinin belki de en çarpıcı özelliği şudur:

Her büyük yükseliş döneminde insanların bir bölümü bu kez eski kuralların geçerli olmadığına inanmıştır.

Her büyük krizden sonra ise piyasaların bir daha eskisi gibi olmayacağı düşünülmüştür.

İki düşünce de defalarca yanlış çıkmıştır.

Değişen dünya, değişmeyen insan

1600'lerde Amsterdam'daki bir yatırımcının elinde akıllı telefon yoktu.

1929'da Wall Street'teki yatırımcıların bilgisayarı yoktu.

1987'de internet henüz günlük hayatın parçası değildi.

2008'de bugünkü mobil yatırım uygulamaları yaygın değildi.

Bugün ise dünyanın herhangi bir yerindeki yatırımcı saniyeler içerisinde alım-satım yapabiliyor.

Piyasanın hızı değişti.

Fakat korku ve beklenti değişmedi.

Borsanın yaklaşık dört yüz yıllık tarihi bu nedenle yalnız ekonomi tarihi değildir.

Aynı zamanda insan davranışının tarihidir.

Çünkü piyasaları bilgisayarlar çalıştırabilir, algoritmalar emir verebilir, milyarlarca dolarlık fonlar saniyeler içerisinde hareket edebilir.

Ama sistemin temelinde hâlâ aynı iki duygu vardır:

Daha fazla kazanma ümidi ve elindekini kaybetme korkusu.

Ve finans tarihinin yüzlerce yıldır tekrar tekrar gösterdiği gerçek belki de bundan ibarettir:

Piyasalar değişir, araçlar değişir, krizlerin isimleri değişir. İnsan psikolojisi ise çok daha yavaş değişir.

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den gdh içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim