12 Eylül 1980 darbesinin ve 1982 Anayasasının vesayetçi sisteminin belkemiğini, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu kırmıştı… 12 Eylül 2010 referandumu çok tartışıldı. Bilhassa solda bu değişikliği destekleyenler hala eleştiriliyor. Halbuki 12 Eylül 2020 referandumu, geniş çevrelerin yaptığı çok ciddi bir demokratikleşme hamlesiydi. Yargı bu şekilde vesayetin bir aracı olmaktan çıktı, askeri yargı sona erdi, temel hak ve hürriyetler genişledi. 12 Eylül darbesinin yargılanmasının önünü açmış ve bu sayede 12 Eylül darbecileri yargılanarak mahkum olmuşlardı. Muhalefetin ve solun bu başarıya sahip çıkmak yerine, hala bu referandumu eleştirmeleri dikkat çekicidir.
Türkiye, büyük bir değişim yaşıyor… Vesayet rejimi, tasfiye edilerek demokratikleşme ve sivilleşme istikametinde önemli adımlar atıldı. Kat edilen mesafe arttıkça demokrasi, sivillik ve özgürlük değerlerine toplumun daha çok sahip çıktığı görülüyor. Yeni bir Türkiye kuruluyor ve bu yeni Türkiye’nin kuruluşunda STK’ların, aydınların ve vatandaşların rolü, giderek artıyor. Bir kriz veya tartışma vesilesiyle, bütün bir demokrasi tarihi hatırlanıyor, adeta yeniden yaşanıyor. Toplum ve vatandaşlar kendilerini, demokrasiyi, sivilleşmeyi, özgürlüğü ve siyaseti keşfediyorlar. Böylece siyasetin alanı ve tabanı genişliyor.
Sadece siyasi rejim değil, siyasi söylem ve siyasi kültür de değişiyor. Otoriter ve yarı totaliter bir resmi ideoloji ve devlet düzeninin, vatandaşların siyaseti algılama ve siyaset yapma tarzını tayin eden siyasi kültürdeki kodları ve kalıntıları da ayıklanıyor. Hukuku ve kurumları değiştirmek fevkalade mühim, fakat ehemmiyetli olan onları hayata geçirecek insanların, ruhun ve kültürün değişimi. Büyük değişim yaşanırken, bu değişimin bütün mevzuatta, kurumlarda, siyasi partilerde, siyasi hareketlerde, toplumsal kesimlerde, fikir gruplarında ve vatandaşlarda aynı şekilde ve hızda yaşanması mümkün değil. Hatta böyle bir beklenti değişimin, toplumun ve siyasetin tabiatına aykırı...
Bu itibarla değişimin, tartışma ve reaksiyon doğurması kaçınılmaz. Bir bakıma, buradaki ihtilaflardan siyasi ve demokratik bir bereket dahi beklenebilir. Bu bereketi elde etmek için, ihtilafın çözülebileceği veya devam edebileceği asgari müşterek bir mutabakat çerçevesine ihtiyaç vardır. Bu mutabakat çerçevesi de, ancak demokratik hukuk devleti olabilir. Bazı tartışma ve reaksiyonların, bizzat bu çerçeveyi ortadan kaldıran vesayet rejimini ve hatta darbe rejimlerini savunmaya matuf olduğu görülünce, buradan bir anlaşma çıkması zor görünüyor. Bu yüzden temel meselelerde çıkan anlaşmazlıklarda, bürokrasinin değil seçmenin hakemliğine başvurmak, ihtilafı demokratik bir mecraya sokarak çözümü orada aramak, daha tercihe şayan bir çözüm yolu olarak ortaya çıkıyor.
Vesayet rejimi, toplumun ve vatandaşların kendi özgür irade ve tercihleriyle değişmelerini ve kendilerini yönetmelerini engellemek üzere kurulmuştur. Böylece, merkezi iktidar aygıtını veya devleti ele geçiren bir zümrenin, toplumu ve vatandaşları kontrol etmesi, değiştirmesi veya dondurması; ama her halükarda kendi isteğiyle değişmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. Tek parti diktatörlüğü ve darbe rejimleri dışında çok partili hayat içerisinde, bu kontrol ve değiştirme anayasa marifetiyle yapılmaya çalışılmıştır. 1961 sonrasındaki anayasa tartışmaları, Turan Güneş’in ifadesiyle bir “anayasa dini” tartışmalarına veya savaşlarına dönüşmüştür. Esasen bu zihniyet, Osmanlı modernleşme ve hürriyet hareketlerinde, Osmanlı bürokratlarının hürriyet vaat ederken vatandaşlar üzerindeki kontrol sistemlerini güçlendiren düzenleme geleneğinin devamlılığını göstermektedir. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı tartışmalarıyla Türkiye siyaseti yeniden bir anayasa krizi ve anayasa savaşlarına dönmüştür.
Vesayet rejimine direnen, çoğunluğu teşkil eden toplum kesimleri ve onların siyasi temsilcileri ise, bu anayasaları değiştirmek için uğraş vermişlerdir. Lakin darbe döneminde yapılan anayasalar, değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesi hukuken ve fiilen zor, katı anayasalardır. Değiştirilmesi ancak yüksek nitelikli çoğunlukla ve siyasi cesaretle mümkün olabilmektedir. Bu bakımdan yüksek nitelikli çoğunluğun oluşmadığı zamanlarda, değişiklik teklifinin halkoyuna sunulması sadece anayasanın değil, bir bütün olarak siyasetin ve toplumun dondurulması ihtimalini bertaraf edecektir. Bu yol ayrıca siyaseti, demokratik ve sivil değişimi mümkün kılan da bir yoldur. Geniş bir mutabakat şartı öne sürülerek değişmenin engellenmesi, uzlaşmayı değil daha büyük çatışma, kırılma ve kopmaları da beraberinde getirebilir.
1961 Anayasası ile başlayan anayasal gelenek yasama, yürütme ve yargının bürokratik kurumların vesayeti altına alınmasıdır. Bu gelenek, 1982 Anayasası ile pekişmiştir. Geride bıraktığımız çeyrek yüzyılda 1982 Anayasasında birçok değişiklik yapılmış ancak bu değişiklikler, 1882 Anayasasındaki vesayetçi ruhu ortadan kaldıramamıştır. Bu anlamda 82 Anayasası’ndaki belki de en önemli değişikliklerden biri, anayasasının referandum yoluyla değiştirilebilmesinde TBMM’de 2/3 yerine 3/5 çoğunluğun yeterli sayılmasıdır.
Referandum yolu, anayasa değişikliğinin nitelikli çoğunluğa mahkûm edilerek zorlaştırılmasını engellemektedir. Referandum, Anayasanın toplumca tartışılmasına imkân vererek, bürokratik vesayet kurumlarını ve otoriter anlayışı bir meşruiyet tartışmasının içine sokmaktadır. Böylelikle ihtilafın, bürokratik vesayet şalıyla üzerinin örtülmesinin ve bürokratik kurumlar içinde karara bağlanmasının önüne geçilmekte ve ihtilaf topluma mal edilmektedir. Bunun sonucunda toplum, siyasi taraflara ayrılarak tartışabilmekte ve böylece siyaset toplumsal taban bularak, anlam kazanmaktadır. Aksi takdirde farklı görüşlerin olmadığı ve temel kararlarda bürokratların karar verdiği bir yerde, siyasetten veya siyasi partilerden bahsetmenin manası kalmamaktadır. Bu haliyle ihtilafın aşılması çalışmaları sadece mevzuatın ve kurumların değil, zihniyet ve kültürün değişmesini de beraberinde getirmektedir.
Anayasa değişiklik paketinin CHP ve içlerinde Mesut Yılmaz’ın da dâhil olduğu bağımsızlar tarafından Anayasa Mahkemesi’nde iptali isteğiyle açılan dava, Temmuz ayında sürpriz bir kararla sonuçlanmıştır. Anayasa Mahkemesi, yine TBMM’nin yetkilerine müdahale ederek, şekil yönünden denetim yetkisini aşmış ve esasa girmiştir. Bununla birlikte mahkemeye başvuranların beklentisinin aksine paketin tamamını iptal etmemiş, kısmi iptallerle yetinmiştir. İptaller HSYK nın çoğulcu bir şekilde teşekkülünü engelleyen ve FETÖnün suistimal edeceği bir kapıyı açmıştır. Bu iptallere rağmen anayasa değişiklik paketi, güçlü bir demokratikleşme veçhesi taşımaya devam etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin paketin tamamını iptal etmemesi, şimdiye kadar üstlendiği asker-sivil bürokrasinin ideolojik ve siyasi denetim kurumu olma hüviyetinden bir nebze geri adım attığını göstermektedir.
Anayasa değişiklik paketi, Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesinden sonra da reform karakterini muhafaza ederken, paketin hazırlanışından mahkeme safahatına, propaganda döneminden referandum sonuçlarına kadar Türkiye’deki siyasi yelpazeyi ve siyasi kültürü kökünden sarsacak, hedeflenenin ötesinde bir mecra açmış durumdadır. Türkiye’deki bürokratik vesayet rejiminin ve bu rejimin ideolojisinin tasfiyesi sadece bu rejimin sahiplerinde değil, bu rejimin dışında herhangi bir rejime geçmekten korkan ve bu rejimle ortak paydaları olan çevrelerde de ciddi bir reaksiyon yaratmış durumdadır. Ancak bu reaksiyon, bu çevrelerin içinde yeniliğe, değişime ve demokratikleşmeye açık kısımları ikna etmeyi başaramamakta; o yüzden de bu çevrelerde yatay bir bölünmeyle hararetli bir iç tartışma yaşandı…
12 Eylül 2010 tarihinde 26 maddelik anayasa değişiklik paketinin oylandığı referandum, Türkiye’de siyaseti kökten etkileyecek bir yarılma hattı oluşturmuştur. Anayasa değişiklik paketinin hazırlanma süreci, TBMM’deki müzakereler ve referandum tartışmaları sadece siyasi hukuku değil, siyasi kültürü de değiştirecek dinamikleri harekete geçirmiş durumdadır. Bu anlamda, anayasa değişiklik paketinin hazırlanması ve referandum tartışmaları, bürokratik vesayeti fiilen geriletmiştir…