Kenan Evren 2007’de Niçin Linç Edilmişti?

Murat Yılmaz

Yazan: Murat Yılmaz

· 5 dk okuma

Kenan Evren 2007’de Niçin Linç Edilmişti?

12 Eylül darbesinin ve 1982 anayasasının tıkandığını darbenin lideri eski genelkurmay başkanı orgeneral Kenan Evren bizzat kendisi 2007 yılında ifade etmişti. Kenan Evren’in dahi fark ettiği bu açmaza rağmen, 2007 yılında AK Parti’nin refomlarına direnen ve hatta yeni bir darbe için kampanya yürütenlerin varlığı hatırlanınca, Kenan Evren’in 2007’deki açıklamalarının (Kaynak: Habertürk https://share.google/4lZw9y99k6fBGLEaz) çarpıcılığı bugün daha net fark ediliyor. Bugün 12 Eylül darbesinin mantıki çıkmazını Kenan Evren’in “eleştirileriyle” hatırlayalım.

2007 yılında basında yürütülen linç kampanyalarının bir hedefi de, 12 Eylül darbesinin Genelkurmay Başkanı olan emekli orgeneral Kenan Evren oldu. Vaktiyle kendisini yere göğe sığdıramayanlar, eleştirenleri vatana ihanetle suçlayan ve susturanlar, bir anda “vatan haini”, “Atatürk düşmanı”, “Amerikanın adamı” ve “bunak” gibi akılla, izanla ve en basit nezaket kuralıyla bağdaşmayan bir şekilde Evren’e yönelik bir psikolojik harp başlattılar. Evren Paşa diye herkesi esas duruşa geçirenler, şimdi kendi ifadeleriyle “bay Kenan Evren” diyerek adeta rütbesini tenzil edip, askeri sıfatından arındırıp sivilleştirdiler. Çok tuhaf bir şekilde 12 Eylül 2010 referandumuyla anayasanın değişmesinin sonucunda, bunlar gerçek oldu… Kenan Evren darbe suçundan yargılandı, mahkum edildi ve rütbeleri gerçekten elinden alındı. 2007deki asıl hedef, elbette Kenan Evren değil, farklı düşünen ve reformcu herkesi yıldırmaktır. Evren’e yönelik linç kampanyasını diğerlerinden ayıran şey, ölçünün ve sınırın aşılmasıdır. Tartışma, bu yüzden mühimdir ve bir kırılmayı ortaya koymaktaydı. Bu üslupsuzluk ve medeniyet kaybı, Türkiye’nin ve demokratik nizamın geleceği bakımından endişe yaratıcı olmakla beraber, eski nizamın çöküşünü göstermesi bakımından da anlamlıydı.

Her otoriter ve totaliter rejimin bir resmi ideolojisi olur. Bu manada tam demokrasiye geçmeyi başaramamış bir ülke olan Türkiye’de de, bir resmi ideoloji vardır. Kemalizm ve Atatürkçülük olarak adlandırılan askeri-sivil bürokrasinin hakimiyet ideolojisi, her dönemin özelliklerine göre yeniden yorumlanabilen bir esnekliğe sahip bir resmi ideolojiydi. Bu ideolojinin tesis edildiği dönemde, ideolojiye adını veren veya asker-sivil bürokrasinin karizmasından faydalanmak için adına ideoloji ürettiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Kemalizmin katı bir doktrin olmadığını ve hayatı esas alan bir esnekliğe sahip olduğunu bilhassa vurguladığını hatırlamalıyız. Bu yüzden yeni ortaya çıkan katı ve mutaassıp anlayışın kökenini, Atatürk dışında aramak gerekiyor. Mamafih her resmi ideolojinin katılaşma istidatını baştan içinde barındırdığı açıktır. Nitekim, resmi ideoloji ve onu savunan kurum(lar) artık iktidardan düşmenin getirdiği bir şekilde esnekliklerini kaybetmektedirler. Bugün Türkiye, reform süreci sonucunda “katı olan herşeyin buharlaşacağı” kanunu hükmünü icra etmeye başlayınca, buharlaşmaktan korkanlar, buharlaşmanın yarattığı ısı kaybından kaynaklanan üşümeyi katılaşmanın doğrulanması zannettiklerinden seslerini yükseltiyorlar.

Öte yandan bir zamanlar bu katı çekirdek içinde yer alan kişiler, dışarı çıktıklarında toplumun ve siyasetin sıcaklığıyla zaman içerisinde bu katılıktan kurtulmuş oluyorlar. Bu sayede meselelere ve dünyaya farklı bir açıdan bakma imkanına sahip olan bu isimler, yeni tecrübe, kimlik ve ilişkileri sayesinde daha yumuşak, sivil ve özgürlükçü bakabiliyorlar. Bürokratik emir- komuta ve zümre ilişkilerinin dışına çıkmak, eski bürokratları ister istemez farklılaştırıyor. Dünyayı iki renkten ibaret görmekten vazgeçiyorlar. Yine tam bu dönemlerde DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın eski emniyet bürokrat kimliğinden sıyrılarak siyasetçi kimliği ve tecrübesiyle Kürt sorununa ilişkin özgürlükçü bakışı, MİT eski müsteşar yardımcısının yine bu istikametteki açıklamaları ile MİT Müsteşarı Emre Taner’in beyanatı bu yöndeki örnekler olarak dikkat çekiyordu. Evren’in 2007 konuşmalarını bu cümleden saymak lazım. Şimdi Evren’in açıklamalarını anlamayacak kadar cahil ve kötü niyetli olan gazeteci ve siyasetçileri bir yana bırakarak, Evren’in ne dediğine bakalım.

Kenan Evren, Türkiye’de artık aklı başında herkesin kabul ettiği katı merkeziyetçilikten şikayet ediyordu…Evren, bu hususta aydınlatıcı iki hatırasını anlatıyor.

"Benim okulun (yatırdığı okulu kastediyor) orada bir çam ağacı vardı. Bana dediler ki, bu ağaç ileride çocukların üzerine devrilebilir, kesmemiz lazım. Ben de kesin o zaman, dedim. Fakat epeyce süre geçti, baktım ağaç orada duruyor. Sordum: Niye kesmediniz? Dediler ki, efendim Ankara'ya yazdık, cevap bekliyoruz. Yani kesilmesi gereken bir ağacı kesmek için bile Ankara'yla yazışmak gerekiyor. Böyle yönetim olur mu?"

Buna mümasil bir çok örneğe kendi hayatımızda tesadüf etmek mümkündür. Evren’in anlattığı ikinci örnek de şöyle:

"Marmaris'te 5x5, yani 25 metrekareye bir trafo yapılması ihtiyacı doğdu. Başladılar yine yazışmaya çizişmeye. Düşünün ben ilgilendiğim halde bu küçük trafonun yapılması tam 3 yıl sürdü. Böyle yönetim olur mu? Artık Türkiye'yi sadece Ankara'dan yönetmek mümkün değil. Ankara'dan ilçelere, beldelere kadar yönetmek olur mu? Olmaz. Ben bunun için eyalet sistemi tartışılsın istiyorum."

Evren bu noktada sorunun üniter devlet içinde çözümlenmesi konusundaki hassasiyetini de ifade ediyor:

"Bütün bunlar üniter yapı bozulmadan olabilir. Ben federasyon önermiyorum. Bunu hiç düşünmem.”

Evren, devamla Kürt meselesinden bahsediyor ve DTP’nin TBMM’de temsil edilmesinin konunun tartışılmasında ve yumuşamasında faydalı olacağını kaydediyor. Bu çerçevede siyasi partilere konulan %10 barajının DTP gibi Kürt meselesi üzerinde yoğunlaşan partileri önlemek için değil, siyasi istikrar için konulduğunu, bugün barajın düşebileceğini söylüyor. Bu meyanda Leyla Zana’nın o zamanlardaki mutedil tavrına işaretle randevu istenmesi halinde kendisiyle görüşebileceğini açıklıyor. Kuzey Irak’daki Kürt Federe devletinin bir gerçeklik olarak kabul edilip, ilişki kurulması mealindeki görüşler serdediyor…

Kenan Evren sözlerinin basında yarattığı tartışma üzerine bir gazeteciyi telefonla arayarak yaptığı açıklamalar da, Evren’in tutarlı bir analiz ve ısrar içinde olduğunu ortaya koyuyor.

"Dünyaya ayak uydurmak lazım. Bu kadar katı milliyetçilikle, bu kadar katı kurallarla bir yere gidemeyiz artık...”

Evren 12 Eylül 1980 askeri darbesinin toplumun üzerine giydirdiği deli gömleğinin ve militarist- milliyetçi- katı siyasi sistemin dünyanın gidişatına uymadığını görerek, bunu tereddüde mahal bırakmayacak bir netlikte ilan ediyor. Bu haliyle Evren’in çıkışı, 2007 yılında ordu hariç diğer devlet kurumlarının son dönemlerdeki değişim vurgusuyla beraber düşünüldüğünde, Türkiye’nin reform ve büyük bir dönüşümün eşiğinde olduğunu görebiliyoruz.

Burada eski bürokratların konumlarının değişmesinin ötesinde resmi ideoloji ve demokrasiye intibak edemeyen darbe ve vesayet sisteminin bir çöküşü söz konusudur. Darbe ve vesayetin katı çekirdeği ve sertlik yanlı kanadı, artık dağılmıştır. 2007’de ortaya çıkan çeteleşme ve söylenme hali, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve 367 kararı hep bu dağılmanın tezahürleriydi. Ordu haricinde Dışişleri Bakanlığı bürokrasisi, MİT ve Emniyet Teşkilatı bu katı çekirdeğin dışına çıkmış durumdaydı. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasından sonra ordu, yalnız kalmanın ve buharlaşmanın getirdiği üşüme hissiyle “söylenme” moduna geçti. Katı çekirdeğin yeniden ihyası veya en azından konumlarını savunmak için aradığı iç ve dış desteği bulamamanın verdiği gerginlikle “kurumsal” olarak, “ben oynamıyorum” şeklinde özetlenebilecek bir konuma savruldular. Şimdi “durumdan vazife çıkarmak” beklentisiyle iç ve dış kriz çıkması umudundaydılar. 1 Mart Tezkeresinden beri giderek oyun dışına çıkan ordunun içinden gelen Kenan Evren gibi bir ismin yaptığı çıkış, bu durum karşısında sadece eski komutanlarda değil, ordu içinde de rahatsızlık olduğu izlenimi vermekteydi. Yani, artık askerin siyasete müdahalesini isteyen subaylar değil, “kurumsal” olarak Türkiye’nin bütün kurumlarıyla, komşularıyla ve müttefikleriyle geçimsizliğinden rahatsız olan aklı selim sahibi ordu mensuplarının da rahatsızlığından bahsedilebilirdi. Evren’in 24 Nisan’dan sonra Ankara’ya geldiğinde komutanlarla görüşmek istediğini kamuoyuna duyurması, bu bakımdan manidardı. Sivil-asker ilişkilerinin demokratik nizamın sınırlarına çekilmesi, ordunun demokrasiye ve dünyaya ayak uydurması için mevzuat, teşkilat, müfredat, talimat ve zihniyet düzeyinde A’dan Z’ye reforma gitmesi yönünde bir kanaat oluşmuştu. Türkiye’nin erteleyemeyeceği bir başka reform da, Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosu ve muhalefetin sert tepkisi yüzünden hayata geçiremediği kamu yönetimi reformuydu... Bu ihtiyaçların Kenan Evren gibi bir emekli asker ve darbeci tarafından dile getirilmesi ve bu yüzden bilhassa dönemin CHPsinin kendisini ihanetle suçlaması siyasi tarihimize, “rezail-i siyasiye” olarak geçecekti… Halk bunu anlamayanlara 22 Temmuz 2007 erken seçimiyle büyük bir ders daha verecekti… Bugün 12 Eylül 1980 darbesinin 46. yılında dahi, darbe liderinin 2007 yılında gördüğü hataları hala görmemekte direnen siyasetçilerin varlığı sizce de şaşırtıcı değil mi?

Diğer yazarlar

Podcast

GDH'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den GDH içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

GDH'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim