Yeni Parti’nin neresi yeni? Yeni Parti neden gerçekten yeni olamıyor? Bunu anlayabilmek için CHP’den ayrılmış Demokrat Parti ve Adnan Menderes’in niçin gerçekten yeni olabildiğini düşünmek lazım…. Bir dünya ve Türkiye değerlendirmesine dayanmayan, koltuk kavgaları yeninin değil, bin yıllık kayıkçı kavgalarının tekrarı olmuyor mu? Yeni Parti ve Özgür Özel şimdiye kadar gerçekten yeni bir fikir söylediler mi? Bugün, CHP’den ayrılma sürecini başlatan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında Adnan Menderes’in yeninin kapısını nasıl araladığını hatırlayalım…
Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve kanunun temsil ettiği zihniyet, CHP’nin, çok partili hayata geçiş ve buna bağlı olarak rejimdeki kısmi liberalleşme politikalarına rağmen, illiberal politika ve uygulamalardan vazgeçmediğini gösteren mühim örneklerden biridir. Bu haliyle kanun, CHP’nin veya Kemalist Tek Partinin sınıfsız toplum özlemini, sanayileşme, şehirleşme, buna bağlı olarak gelişen toplumsal hareketlilik ve toplumsal değişme korkularını, kısacası anti-liberal çizgisini yansıtan telaşını göstermektedir. Keza, bu zihniyetin, 1945 sonrasında yaşanacak liberalleşmeyi içine sindirmek bakımından yaşayacağı problem, bu şekilde çok erken bir tarihte ortaya çıkmış olmaktadır. Kanun, CHP içindeki sınıf koalisyonunun dağılmasına yol açan gelişmelerden biridir. Kanunun gerek çıkarılma süreci, gerek kısa sürede uygulanmayan bir kanuna dönüşmesi, Çiftçiyi Topraklandırma Kanununu hazırlayan İsmet İnönü ve etrafındaki radikal bürokratik çevrenin açmazlarını göstermesi bakımından öğreticidir. Bu çevre, değişen dünya şartlarını ve uluslararası kapitalizmin yeni aşamasını doğru şekilde değerlendirememiş, bir yandan uluslararası kapitalizmle bütünleşmeye çalışırken bir yandan da bununla bağdaşmayan işler yapmış, bunun sonucunda da iç ve dış politikada bocalamıştır. Kanun, CHP’nin mülkiyet hakkı konusundaki konumunu tartışmalı hale getirmiş, mülkiyet hakkını esas alan siyasetçilerin CHP’den ayrılmasına ve Demokrat Parti’yi kurmalarına yol açan sürece ivme kazandırmıştır. Kanuna muhalefet edenler, bu muhalefetle, sadece CHP’nin tek parti dönemi boyunca uygulaya geldiği mülkiyet hakkına müdahalesini eleştirmiş olmuyor, dünyadaki gelişmelere işaretle; önce CHP içinde sonra CHP karşısında, iktisadi ve siyasi liberalizmin söylemini kullanarak, tek parti dönemini ve devletçiliği de bu kanun üzerinden eleştirmeye başlamış oluyorlardı.
Adnan Menderes’in eleştirileri bu bakımdan muazzam etkileri olan ve Demokrat Parti’nin kuruluşunu haber veren bir kopuşu ifade ediyor. Menderes, kanun tasarısının derinliğine ve genişliğine tesirleri bakımından TBMM’nin o güne kadar çıkardığı belki de en önemli kanun olacağını iddia ediyor: Kanun çok faydalı olacak bir halde de, memleket ekonomisini perişan edebilecek bir halde de çıkabilir. Komisyonda memleket gerçeklerine uygun hale getirilen tasarı, hükümetin müdahalesiyle mülkiyet rejimini değiştirerek, ekonomiye ve üretime zarar verecek bir mahiyet kazanmaktadır. Menderes bu noktada daha rahat hareket edebilmek için, kendisine verilen geçici komisyon başkanlığı görevinden ayrıldığını belirtiyor. İkinci Dünya Savaşının bittiğine, milli ve milletlerarası hayatın demokrasi esaslarına ve milli hakimiyet prensiplerine göre yeni baştan düzenlenmesiyle dünyanın sarsıldığı günlerde, gelişmelere takaddüm etmek gerektiğinin altını çiziyor. Böylece bu tasarının yeni gelişmelerle bağdaşmadığını ifade etmiş oluyor. Menderes’in bu konuşması, aynı zamanda son 20 yılın, yani CHP’nin bir eleştirisine dönüşüyor ki, bu da Menderes’in kurucusu olacağı DP’nin kurulması sürecinin başlangıcına işaret ediyor. Menderes’in bu konuşması Şevket Süreyya Aydemir’in ifadesiyle “açık, mücadeleci ve nümayişkar” niteliğiyle dikkat çekmiş ve muhaliflerini bile etkilemiştir.
Menderes’e göre, Türkiye’nin zirai ve iktisadi geriliğinin sebebi, hükümet tasarısının gerekçesinde iddia edildiği gibi toprak mülkiyeti rejimi ile toprak tasarruf ve işletme rejiminden kaynaklanmamaktadır. Türkiye bu bakımdan tarihi avantajlara sahiptir:
“Avrupa’da toprak ıslahatında liberal ve demokratik cereyanların uzun mücadeleler sonunda vardıkları neticelerin çoğu Türkiye’de esasen mevcuttur. Medeni Kanunumuz bunu bir kat daha belirgin bir hale getirmiştir. Türkiye’de bir hukuki müessese olarak servaj ve benzeri toprak esaretini tazammum eden müesseseler mevcut olmamışsa, Türk milletinin demokrat ve halkçı ruhu bu gibi müesseselere müsaade etmemiştir. Türkiye’de toprak herkes tarafından küçük büyük her ne ölçüde olursa olsun alınıp satılabilir bir meta olagelmiştir. Çok nadir durumlar müstesna Türkiye’de toprak ucuz ve kolay tedarik olunabilen bir metadır. Hulasa ne toprakların esasında dar veya verimsiz olması ve bu yüzden toprak tedarikinde imkansızlıklarla karşılaşılması ne de toprak mülkiyetinin tevezzüünde ( dağılmasında ) büyük aykırılıklar olması ve ne de toprak mülkiyet rejiminde orta çağ bakayası hükümlerin yaşamakta bulunması gibi zorlayıcı durumlar karşısında değiliz. ...(T)oprak azlığından ziyade toprağı kıymetlendirecek sermaye, teçhizat, emek ve bilgi yoksulluğundan sıkıntı çekmekteyiz. Bu itibarla dava bizde politik ve sosyal olmaktan ziyade ekonomiktir.”
Türkiye, nüfusuna nispetle toprak sıkıntısı çekmemektedir ve ihtiyaç olması halinde bataklıkların kurutulması ve su baskınlarının engellenmesi suretiyle tabiatla mücadele edilerek tarıma açık arazileri bir misli arttırmak mümkündür. Bunun dışında, büyük ve orta ölçekli işletmelerin kendiliğinde dağıldığı da görülmektedir. Toprak sıkıntısı olmadığına göre, tasarıda önerilen aşırı ve sarsıcı tedbirlere gerek yoktur. Bu tür tedbirler, kurulmuş düzenleri bozmak, teşebbüsü, bilgiyi ve sermayeyi ürküterek ziraat sahasından uzaklaştırmakla sonuçlanır. Esasen mesele toprak sıkıntısından ibaret olsaydı, hükümetin bu kadar zamandır, elindeki topraklarla beraber köy hükmi şahsiyetinin orta malı olarak ihtiyaç duyduğu topraklar haricinde kalanını dağıtmak, hatta 20 yıldır yürürlükte olan 1505 sayılı kanunu uygulayarak büyük arazileri parçalamak yoluna gidebilirdi. Menderes, işte bu geçen 20 yılın tarım sahasında yapılması gereken şeylerin yapılmadığı, boşuna geçirilmiş bir zaman olmasının, zirai ve iktisadi geriliğin kaynağı olduğunu söylüyor. Başka çağların yüzyıllarına bedel bu 20 yılda, üzüntü kaynağı olan bir başarısızlık vardır. Menderes bu şekilde meseleyi, son 20 yılın sorumluluğunu üstlenen CHP’nin bir eleştirisine dönüştürmektedir. Bu dönemde evvela geri bir vergi olan aşar vergisi kaldırılmış, ama peşinden çift öküzünden, daha sonra ihdas edilen vasıtalı ve vasıtasız vergilerden köylülerin ne kadar ezildiği görmezden gelinmiştir. Üstelik bu eskiyi aratan vergilerle ortaya çıkan kamu kaynaklarından da köylüler istifade ettirilmemiştir. Zirai kredi, çiftçinin teknik bilgi ve aletle teçhizi gerçekleşmemiş, ziraati makineleştirme davası tamamen terkedilmiştir. Konjonktür ve fiyat meseleleriyle ilgilenilmemiş, köylü devamlı kaybeden taraf olmuştur.
Kanun tasarısı, ziraatte teşvik edilmesi gereken büyük ve orta işletmeleri tasfiye ederek, sadece küçük işletmelere hayat hakkı tanımaktadır. Böylece ziraati sadece köylülerin uğraşına dönüştürerek şehirlilerin toprak ve tarımla ilişkisini kesmektedir. Böylece köyle şehir arasına aşılmaz setler konulmakta; şehir ve kasabalarda biriken sermaye, bilgi ve teşebbüsten ziraat ve köyler mahrum edilmiş olmaktadır.
Ayrıca kanun tasarısında öngörülen kamulaştırma usulleri toprak sahiplerinin büyük zararlar görmesine yol açacaktır. Kamulaştırma usullerine karşı idari ve adli yargı yollarının kapatılarak, itirazlar için sadece bürokratlardan oluşan komisyonların yetkili kılınması da bir başka yanlışlıktır.
Menderes kanun tasarısında yer alan çiftçi ocakları ve çiftçiliği meslek haline getirme etrafındaki düşünceyi de, ileriye değil, geriye bakan bir zihniyetin ürünü olarak değerlendiriyor. Bu düşüncelerin, nasyonel sosyalizmin İskan ve Toprak Kanunu olan Erhhef Kanunundan aktarıldığını ve modern iktisadın işbölümü anlayışıyla bağdaşmadığını ifade ediyor.
Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve müzakereleri, İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada ortaya çıkan liberalleşme dalgasını karşısında çok partili hayata ve liberalleşmeye geçmeye çalışan Türkiye’de, bu gelişmelerle bağdaşmayan illiberal bir politika olarak dikkat çekiyordu. CHP’nin ideolojik olarak özellikle 1930’dan sonra, sınıfsız bir toplum yaratma özlemi ve sınıfların ortaya çıkacağı sanayileşme, şehirleşme ve toplumsal hareketlilik karşısında, ekonomide devletçi ve içe kapanmacı anti-liberal bir çizgiyi benimsediğinden bu sürece uyum sağlamakta zorluk çekti. Kanunun müzakerelerinde yaşanan tartışmalar, CHP’deki mecburi koalisyonun dağılışına işaret etmektedir.
Esasen 1925’den sonra CHP’nin toprak reformu meselesini gündemde tutması, bir nevi demokles kılıcıyla büyük ve orta ölçekli toprak sahiplerini hizaya getirme çabasıydı. Bu tehdit, bir yandan bu toprak sahiplerinin CHP’yi desteklemesine yol açarken, öte yandan da bu desteğin kalıcılaşmasını engellemişti. Bu durum, toprak sahiplerinin kalıcı yatırımlara girişmesine müsaade etmediği gibi, hükümetin tarım alanında mülkiyet sahipliği dışında yapabileceği asıl reformları görmesine de mani olmuştu. Böylece CHP, 1950’den sonra DP’nin yaptığı tarım reformunu yaparak kendi tabanını teşkil eden koalisyonu tahkim etme ve genişletme fırsatını elden kaçırmıştı. 1945’deki Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, bu bakımdan CHP’nin toplumsal dönüşüm projesinin bir ayağı olarak değil, kendi hükmünü yürüten bu dönüşümün CHP’nin dayandığı bürokraside yarattığı korkuya karşı gelişen anti-liberal bir tepki olarak ortaya çıkmıştı.
İkinci Dünya Savaşını Demokrasi Cephesinin kazanması ve buna bağlı olarak uluslararası kapitalizmin kurum ve kurallarıyla dünya çapında işlerlik kazanması ve Türkiye’nin demokrasiye geçme düşüncesi içinde olması, bu kanuna yönelik muhalefetin kendisini ifade etmesine fırsat vermişti. Bu muhalefet, mülkiyet hakkı üzerinde iktisadi ve siyasi bir liberalizm istikametinde yükselmektedir. Bu liberalizmin sınırlılığının ayrıca vurgulanması gerekmekteyse de, CHP’ye nispetle değerlendirilmesi gerekliliği de unutulmamalıdır. Ayrıca bu muhalefet, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu tarım reformu perspektifini de kısmen içermektedir. Menderes’in konuşmasında çerçevesi çizilen bu reform düşüncesi, 14 Mayıs 1950’den sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle ve Menderes’in “Toprak nazlanmaz artık bana” dediği dönemde uygulanma imkanı bulabilecektir. Menderes’in 16 Mayıs 1945’de yaptığı bu konuşmayı takiben; 21 Mayıs 1945’de yine kanunu eleştiren milletvekillerinden olan Emin Sazak da 1945 bütçesi üzerine CHP’nin hudut tanımayan devletçiliğini eleştiren ve ferdi teşebbüsü çok açık bir şekilde savunan bir konuşma yaptı. Böylece CHP’ye nispetle liberal bir muhalefet partisi olan Demokrat Parti’nin kuruluşuyla sonuçlanacak süreç başlamış oldu.
1950’deki Demokrat Parti iktidarından sonra, tarımda teknoloji kullanılmış, tarım kredileri arttırılacak ve daha da önemlisi devletin elindekilerle beraber, bataklık ve göl arazilerinin kurutulmasıyla elde edilen araziler köylülere dağıtılmıştır. Bu şekilde büyük ve orta ölçekli toprak sahiplerinin mülkiyet hakkı ihlal edilmeden bir tarım reformu yapılabileceği gösterilmiştir. Menderes’in tarım reformu, daha sonra Demokrat Parti çizgisinden gelen siyasi partilerin esas tabanının oluşmasını sağlamıştır. Kanun, tatbik edilememekle beraber, 27 Mayıs’tan 12 Mart’a kadar askeri müdahaleler döneminde benzeri toprak reformlarından sık sık bahsedilmiştir. Sadece darbeciler değil, 1960’dan sonra sol akımların kamuoyu gündemine en çok taşıdıkları konu, yine bu çerçevedeki toprak reformu olmuştur. Toprak reformu, 1980’e kadar bu dönemin temel siyasi polemik konusunu teşkil edecektir.
Görüldüğü üzere partinizin adını yeni koymak yetmiyor, sahiden yeni şeyler söylemeniz gerekiyor. Adnan Menderes ve Demokrat Parti yeni şeyler söyleyerek gerçekten yeni bir siyasetçi ve yeni bir parti olmayı başardılar. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'nun elini sıkıp sıkmamayı tartışan Özgür Özel ve Yeni Parti’nin yeni bir şey söylediğini iddia edebilir miyiz?