Son dönemde yakın tarihe popüler bir ilgi patlaması yaşanıyor. Ardı ardına romanlar yazılıyor, filmler ve dizi filmler çekiliyor. Böylece bilhassa genç nesil yakın tarihte ne olduğuna ilişkin merakını gideriyor. Tabiatıyla konu yakın tarih olunca, bu vesileyle bir hesaplaşmaya da gidiliyor. Esasen, tarihle hesaplaşma veya yüzleşme, her nesil için kaçınılmaz. Ancak burada zaman zaman ölçünün kaçırıldığı, apaçık bir tarafgirlik sergilendiği görülüyor. Tarafgirliği de aşan bir problem de, komplocu ve yabancı düşmanı zihniyettir. Bu şekilde toplum, kendi tarihiyle hesaplaşarak, daha özgür ve sivil bir anlayışa kavuşmak yerine, sürekli başkalarının bir takım oyunlarına alet veya kurban olmuş reşit olmayan bir aktör olarak takdim ediliyor. Üstelik bu darbeyle hesaplaşama düşüncesinin beraberinde gelen darbe niçin kötüdür sorusuna verilen cevap da çok tartışmalı. Çünkü bu cevap genellikle, darbeler ABD destekli olduğu için kötüdür mealinde oluyor. Buradan mesela, “ABD destekli demokrasi de kötüdür”e varmak da hiç zor olmuyor. Nitekim dün bu mantıkla darbelere karşı çıkanlar, bugün darbe olamadıysa ABD diğer tarafı destekliyordur diye demokratik seçimlerden galip çıkanlara karşı aynı mantıkla muhalefet ediyorlar. Siyaset felsefesinden kopan veya en azından tanımlanmış bir anti-emperyalizmle sınırlandırılmış bir iyi-kötü anlayışı karşımıza çıkıyor. Böyle olunca da özgürlük, demokrasi ve hukuk ekseninde bir değerlendirme yapılamıyor. Senaryosunu Avni Özgürel’in yazdığı uzun ve kısa versiyonlarıyla Zincirbozan bu düşüncenin başarılı bir örneği olarak dikkat çekiyor. Özgürel sağın ve solun ABD karşıtlığı temelinde birleştiği bir 12 Eylül belgeseli hazırlamıştı… Bu film sayesinde şimdi bu tezi ve düşünme tarzını tartışabiliriz.
12 Eylül dönemi, bu bakımdan artan bir ilgiye mazhar oluyor. Babam ve Oğlum, bu bakımdan çığır açıcı başarılı bir çalışmaydı. Keza Beynelmilel’i de bu fasılda zikretmek gerekiyor. Senaryosunu Avni Özgürel’in yazdığı Zincirbozan isimli film, uzun versiyonuyla farklı bir bakış açısını temsil ediyor. 27 Nisan e-muhtırası, anayasa ve türban tartışmaları, darbe yapmak isteyen çeteler ve 12 Mart öncesinde Türkiye’nin atlattığı darbenin ABD kaynaklı evraklarının açıklanması ve son olarak “yargı darbesi” ile darbeler yeniden gündemde. Zincirbozan’da öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül dönemi ele alınıyor. Bunu yaparken de olağanüstü bir performans sergilenemeyen filmde, 12 Eylül öncesi ve sonrasında Türkiye’de geçen hadiselerin tamamı ABD’nin bir tezgahı olarak takdim ediliyor. Filmin bir yerinde terörü yönlendirenler içinde yer alan kahramanlardan Sedat, amirinin Ankara’ya, orduya, MİT’e değil, sadece Washington’a çalıştığını “fark ediyor”. Böylece de askeri müdahale ortamında bile etrafta cirit atan CIA ajanları tarafından kaçırılıp, Adana İncirlik’te sorgulanıyor. Filmin en zayıf yerlerinden biri burası zaten… İlk olarak Sedat’ın yaptığı işlerin sorgulanması, işin meşruluğu ve ahlakiliği temelinden değil, kimin adına yapıldığına bakılarak sorgulanıyor. Hani, bu tür terör tahrikçiliği, hatta sevk ve idaresi başkası adına yapılırsa meşru olabilirmiş gibi… Zaten “fark etme” sahnesinden önceki kötü kahraman Sedat, bu sahneden sonra “iyi” kahramana dönüşüyor, bir anda insanlaşıyor... Sedat’ın “farkedişi” de enteresan. ABD’nin adamı olan amirinin başkente gönderdiği evrakın Ankara’ya değil, Wasington’a gittiğini tesadüfen amirin dosyayı masaya bırakmasıyla öğreniyor; yani, evrak Ankara’ya gitmiş olsa işlenen onca cinayet, hatta katliam bir mesele teşkil etmeyecek. Burada her türlü kötülüğü aklayan bir ideolojinin varlığını görüyoruz: İnsan hak ve hürriyetlerinden kopuk, güç anlamında devletçi ve bürokratik karakterde bir milliyetçilik. Özgürel bir yazısından filmden şöyle bahsediyor:
“Bir sinema filmi yaptım... Zincirbozan! 27 sene önce 'Ne olmuştu' sorusunun cevabıdır bu... İnançlarımıza, ideallerimize ve mensubiyet duygularımıza yediremediğimiz için kabullenmeyi reddettiğimiz kullanılmışlığın öyküsü Zincirbozan...”
Ancak filmde bu kullanılmışlık, Sedat örneğinde yabancı bir odak tarafında “kullanılma” halinde problem ediliyor. Yoksa milli addedilen güçler adına bu işlerin yapılmasının meşruluğu sorgulanmıyor. Bu tür bir ideolojinin hakimiyeti sorgulanmadıkça, kullananlar değişmekle birlikte “kullanılma” halinin ortadan kalkmayacağı açıktır. Film bu anlamda kullanılma halinin bütününe karşı değil, yabancı devletlerce kullanılmaya karşı bir perspektifle mâlul…
Buradaki ikinci mesele ise, darbeye giden süreçte olup bitenlerin ABD ajanlarına havale edilmesi… Güvenlik kuvvetlerinin içinde bu işlerle meşgul birimlerin saf ve beceriksizmiş gibi takdim edilmesi, bilhassa Kontrgerilla namıyla bilinen birimden hiç bahsedilmemesi ciddi bir eksiklik. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle kurulan bu birimden hiç bahsetmemek için, bilhassa ABD’li ajanlar vurgusu yapıldığı anlaşılıyor. Darbeyi yapanlar ise, beraat ettirmenin ötesinde ABD’nin Türkiye üzerindeki etkisini kırmaya çalışan, mecburen ve sorumluluk duygusuyla bu işi yapmak durumunda kalan insanlar, ”vatansever askerler” olarak anlatılıyor. Bu arada filmin temel tezi olan, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünün Türkiye’deki sivil ve demokratik yönetim tarafından veto edilmesi yüzünden ABD’nin bu vetoyu kaldıracak askeri güçleri iş başına getirmek için darbenin tertiplenmesi iddiasına rağmen askerler suçlanmıyor.
Bu durumda yerli işbirlikçi kontenjanı, cuntacılar tarafından doldurulmadığından münhal bu kadro için Turgut Özal gündeme getiriliyor. Özal, müdahalenin içinde adeta ABD’nin yegane temsilcisi oluyor. NATO ordusu dururken böyle bir boş kadronun Özal tarafından çalınması, Özal’ın başarısından çok senaristin zengin hayal dünyasını gösteriyor. Senaristin hayal gücü zirveye, 6 Kasım 1983 seçimlerinde Turgut Özal ve Anavatan Partisinin kazanmasını, cunta komutanı Kenan Evren’in Özal aleyhtarı konuşmasıyla değil, bu konuşmayı Evren’e Özal kazansın diye ABD’lilerin yaptırmasıyla ulaşıyor. Tabii bu zirveye çıkan bir anlayışın, tevil götürmeyeceği ortadadır. Böylece ordu yanlışlardan kurtuluyor ama film bu haliyle orduyu ve cuntacıları ne yaptıklarını bilmeden devamlı ABD’ye hizmet eden bir şuursuzlar topluluğu olarak anlatmış oluyor. Belki de filmin demokrasi ve sivil yönetim namına dolaylı mesajı burada ortaya çıkıyor: Ordu, siyasete müdahale ederse, farkında olmadan dış güçlere hizmet eder ve demokratik siyaset milli menfaatlerin korunması bakımından askeri yönetimden üstündür. Dikkat edilirse, bu dolaylı derste de, insan hak ve hürriyetleri, sivilleşme ve demokratikleşme doğrudan savunulmuyor. Ahlaki ve meşrulukla ilgili bir değerlendirme yok, yine o yukarıda anlatılan devletçi milliyetçilik var. Bu çerçeveden de, eski darbecileri beğenmeyen ve milli menfaatleri daha iyi koruyacağını iddia eden “başka darbecilerin” geçebileceği çatlaklar var…
Filmdeki Turgut Özal ise, halkın oyuyla değil, ABD’nin “karanlıklar prensi” sayesinde iktidara gelen bir işbirlikçi oluyor. Bu haliyle Özal, Türkiye’de darbeye giden süreci hazırlayan Sedat’ın amiri kadar kötü bir figür olarak anlatılırken, darbeciler tamamen iyi niyet ve saflıktan beraat ediyor. Sadece bu film bile, Özal’a yönelik husumetin ne “derin” kökleri olduğunu, ABD’ye bile efelenenlerin askeri bürokrasi karşısındaki sükutlarını ve 12 Eylül’ün hâlâ sorgulanmayı beklediğini ortaya koyuyor… Zincirbozan filmi bize darbelerin niçin kötü olduğuna ilişkin ABD desteği dışında meşruiyet temelli bir tartışmaya ihtiyacımız olduğunu da göstermesi bakımından kıymetli bir katkı sağlıyor. Darbelerle hesaplaşma için daha çok sinema, daha çok belgesel ve daha çok roman gerekiyor…