Bugünlerde dijital meydanlarda, uluslararası diplomasi koridorlarında ve televizyon ekranlarında öyle "kesin", öyle "tartışmasız" kanıtlar havada uçuşuyor ki... Deepfake videolar, uydudan alındığı iddia edilen istihbarat raporları, algoritmaların önümüze düşürdüğü hakikat ötesi (post-truth) anlatılar… Küresel bir manipülasyon fırtınasının tam ortasında, insanlık olarak yönümüzü kaybetmiş durumdayız. İşte tam bu kaos ikliminde, raflarda duran o sarsıcı gerçek adeta yüzümüze tokat gibi çarpıyor: "Ya Doğru Bildiğimiz Her Şey Yanlışsa?"
Tarih, galiplerin yazdığı ve kitlelerin uysalca kabullendiği devasa bir "kurgusal kütüphane" gibidir. İnsanlığı peşinden sürükleyen o büyük "resmi anlatıların" arkasına saklanan karanlık odaları deşifre etmek, bugünün dünyasını anlamlandırmak için hayati bir zorunluluktur. Çünkü bugün ekranlarda dönen küresel tiyatronun ilk perdesi, bundan 23 yıl önce, BM kürsüsünde açılmıştı.
O şişenin içindeki devasa yalan: Irak’ın işgali
5 Şubat 2003 tarihini hatırlayalım. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kürsüsüne çıktı. Elinde küçük, şeffaf bir deney şişesi tutuyordu. Tüm dünyanın gözünün içine bakarak, o şişenin içinde şarbon olabileceğini ve Saddam Hüseyin’in elinde dünyayı yok edecek "Kitle İmha Silahları" (KIS) bulunduğunu iddia etti. Arkasındaki dev ekranlarda sahte laboratuvar çizimleri, montajlanmış ses kayıtları döndü. Medya bu "kanıtları" sorgusuz sualsiz kutsadı.
[Image: Colin Powell holding the vial at the UN Security Council in 2003, the symbol of manufactured pretense for the Iraq War]
Sonuç mu? Irak işgal edildi. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, koca bir coğrafya istikrarsızlık ve terör bataklığına saplandı. Ve birkaç yıl sonra bizzat o raporları hazırlayanlar ne dedi biliyor musunuz? "Pardon, aslında kitle imha silahı yokmuş, istihbarat hatası olmuş." İşte bu, gücü elinde tutanların "rızayı nasıl imal ettiğinin" (Noam Chomsky’nin kulakları çınlasın) ve kitlelerin hafızasıyla nasıl alay ettiğinin en çıplak kanıtıdır.
Tarihin tekerrür eden illüzyon laboratuvarı
Irak işgali ne bir ilk ne de son örnek. Güç odakları, kitleleri savaşa veya büyük yıkımlara ikna etmek için tarih boyunca hep aynı psikolojik arka kapıyı kullandı: "Yapay bir tehdit ve aciliyet yaratmak."
- Tonkin Körfezi Olayı (1964): ABD, Kuzey Vietnam fırkateynlerinin kendi gemilerine saldırdığını iddia etti. Bu "kanıt" sayesinde Vietnam Savaşı’na girildi ve 60 bine yakın Amerikan askeri, milyonlarca Vietnamlı öldü. Yıllar sonra Pentagon belgeleri itiraf etti: Öyle bir saldırı hiç yaşanmamıştı!
- USS Maine Patlaması (1898): Havana Limanı'nda Amerikan savaş gemisi Maine aniden patladı. Dönemin Amerikan "Sarı Medyası" (William Randolph Hearst’ün gazeteleri) suçu hemen İspanya’ya attı ve kitleleri galeyana getirdi. ABD-İspanya savaşı başladı. Sonradan anlaşıldı ki, patlama geminin kendi içindeki bir kömür yangınından ibaretti.
- Gleiwitz Vakası (1939): Adolf Hitler, Polonya’yı işgal etmek için bir bahaneye ihtiyaç duyuyordu. SS subayları, Polonya üniforması giyerek kendi radyo istasyonlarına saldırdılar ve etrafa sahte cesetler bıraktılar. Ertesi gün Hitler, "Polonya bize saldırdı" hikayesiyle II. Dünya Savaşı’nı başlattı.
Sosyal psikoloji: Grup düşüncesi ve sürüye itaat
Peki, onca eğitimli gazeteci, istihbaratçı ve politikacı bu yalanlara nasıl ortak oldu? Sosyal psikoloji bu durumu "Grup Düşüncesi" (Groupthink) kavramıyla açıklar. Irving Janis’in literatüre kazandırdığı bu teoriye göre; yüksek düzeyde birbirine bağlı gruplarda, üyeler ortak görüş birliğini bozmamak için kendi rasyonel şüphelerini bastırırlar. Muhalif olmak, "hain" ya da "oyunbozan" damgası yemek demektir. Colin Powell’ın şişesine "Yahu bu kanıtlar çok yetersiz" diyecek cesareti gösteren sesler, o günün ana akım medya tiranlığı tarafından anında boğulmuştu.
Fransız sosyolog Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi’nde dediği gibi: "Kitleler hiçbir zaman gerçeklerin peşinde koşmamıştır. Kendilerini cezbeden illüzyonlara, bir ilah gibi tapınırlar."
Popüler kültürün kehaneti: Başkanın Adamları ve Vice
Sinema dünyası, gerçeğin nasıl bir stüdyo ürününe dönüştürülebileceğini bize defalarca izletti. Barry Levinson’ın kült filmi Wag the Dog (Başkanın Adamları - 1997) tam olarak bunu anlatır. Bir başkanlık skandalını örtbas etmek için, bir Hollywood yapımcısı ve bir siyasi danışman kafa kafaya verip stüdyoda sahte bir "Arnavutluk Savaşı" kurgularlar. Sahte haberler, sahte kahramanlık hikayeleri üretilir ve kitleler televizyon ekranından bu hayali savaşı soluksuz izler.
Yakın tarihin gerçek yüzünü gösteren Vice (2018) filmi ise Dick Cheney ve ekibinin, Irak işgali öncesinde istihbarat verilerini nasıl büktüğünü, bürokratik mekanizmaları nasıl manipüle ettiğini belgesel gerçekçiliğiyle yüzümüze vurur.
Sonuç: Dijital çağın şişelerine dikkat edin
Bugün, o BM kürsüsündeki şarbon şişesi çoktan biçim değiştirdi. Artık küresel güçlerin ellerinde akıllı telefonlar, sosyal medya algoritmaları, dezenformasyon orduları ve yapay zeka tarafından üretilen sahte veriler var. Bugün bize bir düşman, bir kriz veya bir "kurtuluş reçetesi" sunulduğunda, sorgulamadan kucaklamak, geçmişin o kanlı tiyatrosunda figüran olmayı kabul etmektir.
"Ya doğru bildiğimiz her şey yanlışsa?" sorusu, bir komplo teorisyeninin paranoyası değil; zihinsel bağımsızlığını korumak isteyen rasyonel bireyin kalkanıdır. Resmi anlatıların parıltılı yüzeyini kazıdığınızda, altından her zaman aynı antik kural çıkar: Gerçek, gücü elinde tutanın ilk kurbanıdır.