Gözünüzü sosyal medyanın filtreli vitrinlerine ya da yapay zekânın saniyeler içinde ürettiği o pürüzsüz, sıfır hatalı metinlere çevirin. Yaşadığımız çağ, bize amansız bir "kusursuzluk" diktası dayatıyor. Hata yapmanın, tökezlemenin, yavaşlamanın veya tuhaf olmanın adeta yasaklandığı, her sapmanın bir "sendrom" olarak etiketlendiği steril bir çağ bu.
Ancak insanlık tarihine, sanata, bilime ve edebiyata yön veren o büyük zihinlerin hayatlarına yakından baktığımızda bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. İnsanlık tarihi, aslında kırık kapların tarihidir. Büyüklük, o pürüzsüz yüzeylerden değil; tam da gizlemeye çalıştığımız o altın çatlaklardan doğuyor.
Batı dünyası, yüzyıllar boyunca dehanın beraberinde getirdiği bu kırılganlığı ya bir "trajedi" olarak romantize etti ya da tedavi edilmesi gereken bir "patoloji" olarak gördü. Nikola Tesla’nın o ağır takıntıları ve güvercinleriyle paylaştığı yalnızlığı, Alan Turing’in sistemin çarklarına uymayan farklı zihni, Sylvia Plath’ın başucundan ayıramadığı o "cam fanus" ve Nietzsche’nin aklının sınırlarını zorlayan o büyük çöküşü... Batı aklı, dehanın yanındaki bu kusurları, büyüklüğe kesilen ağır bir ceza olarak okudu.
Oysa Doğu’nun bilgeliği, yaranın kendisine hürmet etmeyi seçer. Japonların o meşhur Kintsugi sanatını düşünün; kırılan bir çay kasesini çöpe atmazlar, aksine kırık yerlerini altın tozuyla birleştirirler. Çünkü bir şey kırılmışsa, artık bir tarihi vardır ve o yara izi onu daha değerli kılar.
Aynı Kintsugi felsefesinin edebi karşılığını Anadolu'nun mistik damarında da buluruz. Mevlâna, Mesnevî’ye neyin şikayetiyle başlar. O ney, kamışlıktan koparıldığı, içi boşaltıldığı ve göğsüne delikler açıldığı, yani "yaralandığı" için o eşsiz sesi çıkarır. Yara almamış, eksilmemiş bir neyden ses çıkmaz. Fuzuli için bilginin (ilmin) kifayetsiz kaldığı o büyük boşluğu ancak yaralı bir kalp, yani aşk doldurabilir. Yunus Emre’nin "Yaralısın sen benden beter, yüreğim" derken onurlandırdığı şey, o altın çatlağın ta kendisidir.
Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı romanında Doğu'nun minyatür ustaları üzerinden muazzam bir felsefi tartışma yürütür. Eski ustalara göre kusursuz sanat, Allah’ın evreni gördüğü gibi kişisel bir iz bırakmadan, adeta körlemesine çizmektir. Bir nakkaşın elinin kayması, bir hata yapması büyük bir kusur sayılır. Ancak paradoksal olarak, o nakkaşı diğerlerinden ayıran, onu ölümsüz kılan ve ona has bir "üslup" yaratan şey, tam da o el sürçmesi, o istemsiz hatadır. Kusur, nakkaşın gizli imzasıdır. Kusursuzluk makineye ve ilaha, kusur ise insana mahsustur.
Zaten edebiyat dediğimiz şey, insanın kusur arşivi değil midir? Kafka’nın Gregor Samsa’sı bir sabah uyandığında kendini "devasa bir böceğe" dönüşmüş bulurken, toplumsal normların dışına taşan o büyük farklılığı haykırır. Shakespeare'in Hamlet’i eylemsizlik patolojisiyle, Dostoyevski’nin Raskolnikov’u kendi vicdan mekanizmasının çöküşüyle tarihe geçer.
Kendi edebiyatımızda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o arafta kalmış zihni, "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında" derken, Doğu ile Batı arasında sıkışmışlığın yarattığı o melankolik dehasını ilan eder. Veya Oğuz Atay... "Dünyaya gönderilmiş, dünyada kalamamış bir insan gibiyim," diyen o tutunamayan zihinler... Toplumun makine dişlilerine uyamamak, sıradanlaşamamak bir başarısızlık mıdır, yoksa daha üstün ve kırılgan bir duyarlılığın bedeli mi?
Bugün, algoritmaların her saniye pürüzsüz hayatlar, risksiz kararlar ve hatasız metinler ürettiği Yapay Zekâ çağındayız. İşte tam da bu yüzden "kusur", sahip olduğumuz son kaledir. İnsani hatamız, bizi biz yapan zaaflarımız, dikkat dağınıklıklarımız, tuhaflıklarımız veya aşırı hassasiyetlerimiz... Bunlar gizlenmesi gereken birer leke değil; bizim orijinallik imzamızdır.
Belki de artık kendi kusurlarımızla savaşmaktan vazgeçip, o çatlakların içini altınla doldurmanın vaktidir. Çünkü deha, o pürüzsüz duvarlardan değil; sadece ve sadece o çatlaklardan içeri sızar.