Dünyada yer işgal etmenin bedeli vardır

İnsan dünyaya geldiği gün yalnızca nefes almaya başlamaz. Bir yer işgal etmeye de başlar. Bir evde, bir sokakta, bir şehirde, bir memlekette ve nihayet bir başka insanın gönlünde! Mesele ne kadar yer kapladığın değildir. Mesele, kapladığın yerin hakkını verip vermediğindir.

Fazıl Ergüt

Yazan: Fazıl Ergüt

· 3 dk okuma

Dünyada yer işgal etmenin bedeli vardır

İnsan dünyaya geldiği gün yalnızca nefes almaya başlamaz.

Bir yer işgal etmeye de başlar.

Bir evde, bir sokakta, bir şehirde, bir memlekette ve nihayet bir başka insanın gönlünde!

Mesele ne kadar yer kapladığın değildir. Mesele, kapladığın yerin hakkını verip vermediğindir.

Çünkü dünyada yer işgal etmenin bedeli vardır.

Dostoyevski’nin yeraltına indirdiği insanla Yunus’un gönlüne çağırdığı insan aynı değildir belki, ama ikisi de bize aynı şeyi fısıldar; İnsan olmak kendiliğinden kazanılmış bir paye değildir. Doğmak biyolojik bir hadisedir, insan kalmak ise ahlaki bir mücadele. İşte bütün mesele burada başlıyor.

Bir makamı işgal ediyorsan liyakat borcun vardır.

Bir sofrada oturuyorsan şükür borcun vardır.

Birinin gönlünde yer tutuyorsan vefa borcun vardır.

Bir memlekette yaşıyorsan o memlekete karşı mesuliyetin vardır.

Bir çocuğun babasıysan yalnız ekmek değil, istikamet de götürmek zorundasın eve.

Bir söz söylüyorsan arkasında duracaksın.

Bir susuşun varsa bile onun bir ahlakı olacak. Yoksa sadece kalabalık edersin.

Kalabalık olmakla cemiyet olmak arasındaki farkı anlayamadığımız gün başladı zaten birçok felaketimiz.

Herkes yer istiyor.

Makamda, masada, ekranda, fotoğrafta, siyasette, ticarette, birilerinin yanında yer.

Fakat pek az kimse kendisine şu soruyu soruyor!

Ben bulunduğum yerin hakkını veriyor muyum?

Cemil Meriç, “Bu Ülke” derken yalnızca bir coğrafyadan bahsetmiyordu. Bir hafızadan, bir mesuliyetten, bir medeniyet yükünden söz ediyordu. Çünkü ülke dediğin yalnız üzerinde yürüdüğün toprak değildir. Sana emanet edilmiş bir hikayedir.

Emanet ise keyif değil, külfettir.

İmam Gazali’nin kapısından geçmişsen bilirsin; insan önce kendi nefsinin muhasebecisi olmak zorundadır.

Niyazi Mısri’nin ateşinden biraz nasibin varsa bilirsin; insanın en uzun seferi kendisinden kendisine yaptığı seferdir.

Yunus’un sofrasına oturduysan zaten öğrenmişsindir; gönül yıkıp sonra ibadet hesabı tutmanın insanı menzile ulaştıracağı yoktur.

Demek ki dünyada bulunmanın bir ahlakı var. Ağacın bile gölgesi var.

Kuşun sesi var.

Arının balı var.

Toprağın bereketi var.

Ya insanın?

İnsan bu dünyadan yalnızca tüketerek geçemez. Aldığı kadar vermeli, kırdığı kadar onarmalı, konuştuğu kadar dinlemeli, kazandığı kadar paylaşmalı, sevildiği kadar sevmelidir.

Yoksa ömür dediğimiz şey, doğumla ölüm arasına sıkıştırılmış uzun bir tüketim fişinden ibaret kalır.

Borges kütüphanelerin arasında ömrün anlamını aradı.

Tolstoy sahip olduklarının ortasında huzursuz oldu.

Dostoyevski insan ruhunun karanlık dehlizlerine indi.

Necip Fazıl, bir neslin başını kaldırıp ben kimim diye sorması için ömrünü meydana sürdü.

Nazım Hikmet, memleket hasretini şiirin göğsüne koyup dünyaya taşıdı.

Sezai Karakoç bir nesli diriltmenin derdine düştü.

İsmet Özel dünyada bulunmanın hesabını şiirin ortasına bıraktı.

Biz ise bazen bütün hesabı ben ne kazanacağım sorusuna indiriyoruz.

Yanlış soru.

Asıl soru şudur!

Ben neyin yükünü taşıyorum?

Çünkü yükü olmayanın istikameti de olmaz.

Her insanın omzunda görünmeyen bir heybe vardır. İçinde annesinin duası, babasının emeği, çocuklarının geleceği, dostlarının güveni, memleketinin hakkı ve nihayet Allah’a vereceği hesap bulunur.

Bunları unutup rahat yaşayabilirsiniz.

Ama doğru yaşayamazsınız.

Dünya zaten rahat yaşayanlarla dolu.

Bize doğru yaşayan insanlar lazım.

Bulunduğu makamı büyüten, oturduğu sofrayı bereketlendiren, girdiği meclise edep getiren, dokunduğu insana güven veren insanlar!

Öyle insanlar ki gittiklerinde geride boş bir sandalye değil, doldurulması zor bir yer bıraksınlar. Çünkü bazı insanlar ölür ve nüfustan bir kişi eksilir.

Bazıları ölür, bir mahalle eksilir.

Bazıları ölür, bir şehir biraz sessizleşir.

Bazıları gider, bir devrin ışığı azalır.

İşte mesele böyle yaşamaktır.

Dünyada kaç metrekare yer işgal ettiğinin hiçbir önemi yok.

Bir mezarın zaten ölçüsü bellidir.

Mühim olan, o mezara girinceye kadar hangi yükün altına omuz verdiğin, kimin yarasına merhem olduğun, hangi haksızlığın karşısında durduğun, hangi emanete sadık kaldığın ve ardında nasıl bir isim bıraktığındır.

Çünkü insan dünyaya yer kaplamaya gelmedi. Yerini hak etmeye geldi.

Evet dünyada yer işgal etmenin bedeli vardır. O bedelin adı da mesuliyettir.

Vesselam…

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

gdh'i Google'da Tercih Edilen Kaynaklar'a ekleyin veya Google Haberler'de takip edin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim