Tarihin sıfır noktası olarak bilinen, kadim medeniyetlerin beşiği, peygamberler diyarı Şanlıurfa... Toprağın, güneşin ve tarihin her karışına sindiği bu aziz şehirde, 30 Eylül 4 Ekim tarihlerinde eşine az rastlanır bir rüyaya hep birlikte şahitlik ettik. Teknofest Şanlıurfa, sıradan bir festivalin çok ötesinde, her bir kelimesi, her bir detayı ve her bir anıyla tek kelimeyle harika bir etkinlikti. İnsanın göğsünü kabartan o muazzam kalabalığa, o yüksek teknolojiye ve hepsinden önemlisi o inanmışlığa bakarken insanın içinden sadece şu dua dökülüyordu: Bu devasa organizasyonun hayata geçirilmesinde emeği geçenlerden, ter döken mühendislerimizden, sabahlara kadar uyumayan gönüllülerden ve o sıcağa aldırmadan akın akın alanı dolduran tüm katılımcılardan Allah razı olsun.
Elbette o alanda gökyüzünü yırtan savaş uçakları, gururumuz olan insansız hava araçları ve o devasa roketler hepimizin tüylerini diken diken etti. Ancak bu büyük etkinliğin çok daha derin, çok daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir başka boyutunu bugün yazımda ele alacağım. Çünkü asıl devrimin gökyüzünde değil, o alanda dolaşan minicik yüreklerde koptuğuna inanıyorum. T3 Vakfı’nın büyük bir vizyon ve titizlikle hazırlamış olduğu "Bilim Sokağı Konsepti"nden bahsediyorum. Hedef kitlesi olan 6-14 yaş grubu çocuklara bilimin o soğuk, ezberci ve ulaşılamaz sanılan yüzünü değil; bilimi eğlenerek, dokunarak ve bizzat deneyimleyerek öğretmeyi amaçlayan, baştan sona etkileşimli, cıvıl cıvıl bir sokaktan bahsediyoruz.
Bugün eğitimdeki temel meselemize baktığımızda, öğrencilerin pasif bir dinleyici olduğu klasik sistemlerin artık geride kaldığını, bunun yerine yavrularımızın bizzat sürecin merkezinde olduğu, dokunarak, hissederek ve deneyimleyerek öğrendikleri bir yapının şart olduğunu görüyoruz.
Her şeyin bir tıkla değiştiği bu hızlı çağda, çocuklara sadece kara tahta başında aktarılan kuru bilginin, onların o uçsuz bucaksız hayal dünyasına yetmediğini hepimiz biliyoruz. Bilgi artık çocuğun zihnine dışarıdan ezberletilerek değil; bizzat çocuğun kendi elleriyle, kendi deneme yanılmalarıyla, merak duygusuyla ve kendi keşifleriyle inşa ediliyor. Öğrenme dediğimiz o sihirli yolculuk, çocuğun sürecin tam kalbinde yer almasıyla kalıcı hale geliyor.
İşte Bilim Sokağı merkezine bu anlayışla baktığımızda, yapılan işin ne kadar hayati ve kıymetli olduğunu çok daha iyi kavrıyoruz. O sokağın içindeki birbirinden değerli, gözü parlayan eğitimciler, çocukların o bitmek bilmeyen merak duygusunu besleyecek şekilde özenle hazırladıkları içerikler ve minik öğrencilere sergiledikleri o sımsıcak, kucaklayıcı yaklaşım son derece yerinde... Tesadüfe bırakılmış tek bir köşe yok; her deney masası, her atölye adeta ilmek ilmek işlenmiş, çocukların dünyasına incelikle dokunan birer keşif alanı.
Bu büyüleyici etkinlikte, protokol kalabalıklarından ve dev sahnelerden sıyrılarak Urfa’da birkaç saatimi tamamen bu sokakta geçirdim. Amacım, dünyayı onların hizasından görmek ve öğrencilerin gözünden Teknofest’i deneyimlemeye çalışmaktı. Birçoğunun boy hizasına eğilip onlarla sohbet ettim, ürettikleri küçük robotlara, yaptıkları basit ama onlar için mucizevi olan deneylere eşlik ettim. O çocukların gözlerindeki çakmak çakmak parlayan ışıltıyı, sınırların zihinlerinde nasıl birer birer yıkıldığını, hayal güçlerindeki o devasa değişimi görmek... İşte bu anlar, gözlerim dolarak içimden büyük bir coşkuyla "Evet, işte bu Teknofest asıl şimdi, tam bu saniyede amacına ulaştı!" dememi sağladı.
Hele ki o sokaktaki stantların birinde öyle bir alan vardı ki, karşısında dakikalarca çivilenip kaldım. Çocukların duygularını ve düşüncelerini yazıp astıkları, "Kendi Fikrini Ekle" bölümü... O panoyu kaplayan, küçük ellerle, titrek yazılarla yazılmış yüzlerce renkli post-it'i tek tek okudum. O kâğıt parçalarının her biri, aslında bu ülkenin yarınlarına yazılmış birer teminattı. Biri inci gibi bir yazıyla, "İnşallah ben de mühendis olur, devletime faydalı olurum" yazmıştı. Bunu yazan belki de hayatında ilk defa bir mühendisle yüz yüze gelmiş, Urfa'nın kavurucu sıcağında büyüyen pırıl pırıl bir çocuktu. Bir başkası, küçücük kalbine sığdıramadığı o aidiyet hissini sadece iki kelimeyle özetlemişti: "Ülkemle gurur duydum." Bir diğer notta o saf heyecanı iliklerinize kadar hissediyordunuz: "İlk Teknofest'imdi, çok heyecanlandım." Bir başkası ise o muazzam mutluluğu kendi dünyasının en kıymetlileriyle paylaşma telaşındaydı: "Hafta sonu buraya ailemi de getireceğim."
Daha onlarcası, yüzlercesi... Bu sıcacık notlar gösteriyor ki; bu çocuklara yepyeni, sınırları olmayan geniş bir muhayyile kazandıran Teknofest, sadece geleceğin donanımlı mühendislerini, ufku açık bilim insanlarını, şefkatli doktorlarını yetiştirmekle kalmıyor; onlara uğruna çalışacakları, gecelerini gündüzlerine katacakları bir hedef verirken, aynı zamanda sonsuza dek aidiyet ve gurur duyulacak kudretli bir ülke gösteriyor.
Sadece geleceği, çeliği ve kodları inşa etmekle kalmayan bu organizasyonda, ruhumuz ve köklerimiz de unutulmamıştı. O alanda, Küme Vakfı da sergilediği muazzam "Tecrübe Sergisi" ile geçmişimizle geleceğimiz arasında sapasağlam bir köprü kuruyordu. Bu sergi, kadim medeniyetimizin yüzlerce yıllık sarsılmaz değerlerini, ince ruhlu sanatını, astronomiden tıbba uzanan engin bilgi birikimini ve en önemlisi "insanla olan o naif temasını" öğrencilere son derece eğlenceli, merak uyandırıcı ve düşündürücü bir dil ile anlatıyor.
Sibernetiğin kurucusu Cezeri'nin yaşadığı bu topraklarda, çocuklara "Senin ecdadın dünyayı aydınlatmıştı, şimdi sıra sende"
Bütün bu güzel tabloya baktığımda, uzaktan bakıp burayı sadece coşkulu bir "şenlik alanı" ya da basit bir etkinlik olarak görenlerin, aslında buradaki asıl derinliği gözden kaçırdığını düşünüyorum. Teknofest, ardındaki o güçlü felsefesiyle, dünü yarına bağlayan o eşsiz bağlamı kurarak çocukların zihninde inanılmaz, sarsıcı ve dönüştürücü bir uyanış yaşatıyor. Eğlence, o şenlik havası dedikleri şey, aslında öğrenmenin ve merakın kapısını açan tatlı bir anahtar. O kapıdan içeri giren çocuk, dünyayı bambaşka görmeye başlıyor ve artık eski çocuk olmuyor.
O devasa alanda gezerken, çocuklarının üzerine titreyen, fedakâr ve onurlu Anadolu ailelerinin, yavrularını oraya nasıl getirdiklerini gördüm. O manzara, bir insanın ömrü boyunca unutamayacağı, boğazında tatlı bir yumru gibi kalacak kadar saf ve umut doluydu. Saçlarını annelerinin özenle tarayıp tokalar taktığı, en temiz kıyafetlerini giydirip sanki bir bayrama, en mutlu günlerine gelir gibi özenerek gelen o masum evlatları gördükçe yüreğimdeki tüm yorgunluklar silinip gitti. Onlar, gökyüzündeki çelik kanatlı kuşları izlemeye, geleceğe dokunmaya bayramlıklarıyla gelmişlerdi.
Dualarım, o bayramlıklarıyla bilime, ilime ve aydınlık bir geleceğe koşan o güzel çocuklar için... O evlatların gözlerindeki o saf, o inanmış, dünyayı değiştirebileceğine dair sarsılmaz ışıltı hiçbir zaman sönmesin. Tüm kalbimle inanıyorum ki; gün gelip de bu vatan nöbetinde, bu medeniyet yolculuğunda bir bayrak değişimi olduğunda... İşte Urfa'nın o sıcağında, ellerinde o küçük post-it'lerle "Ülkemle gurur duydum" yazan çocuklar; sizler, bizlerin size bıraktığı bu dünyayı çok daha adil, çok daha aydınlık ve çok daha müreffeh bir seviyeye taşıyacaksınız. Sizin o tertemiz hayalleriniz, bu ülkenin en büyük, en yenilmez gücüdür.