Bir ülke parasını kaybedebilir, yeniden kazanır. Binaları yıkılır, yeniden yapar.
Fabrikaları kapanır, yeniden açar.
Kasası boşalır, yeniden doldurur.
Ama bir millet birbirine güvenini kaybederse, mesele artık ekonomi değildir. Mesele şahsiyettir.
Çünkü hayatın sermayesi paradır zannediyoruz ama öyle değil!
Hayatın sermayesi güvendir, güveni ise şahsiyet inşa eder.
Bugün ülkemizin asıl meselesini tam da burada aramak gerektiğini düşünüyorum.
Fon krizlerini konuşuyoruz.
Belediyelerde ortaya atılan rüşvet ve yolsuzluk iddialarını konuşuyoruz.
Kamu kaynaklarının hoyratça kullanılmasını konuşuyoruz.
Haksız kazancı, torpili, iltiması, kolay para arayışını konuşuyoruz.
Fakat bunların hepsini ayrı ayrı hadiseler zannedersek büyük resmi kaçırırız. Çünkü bunların tamamının altında aynı çürüme yatıyor!
Emeksiz kazanmak, hak etmeden sahip olmak ve hesap vermeden yaşamak arzusu.
Asıl tehlike budur.
Herkes Kazanmak İstiyor, Kimse Bedel Ödemek İstemiyor
Bir toplum düşünün!
Çiftçi bir yıl toprağa emek veriyor, birileri bir gecede onun ömrü boyunca kazanamayacağı parayı kazanıyor.
İşçi sabahın karanlığında yola çıkıyor, birileri ilişkileri sayesinde servetine servet katıyor. Genç yıllarca okuyor, kendisini yetiştiriyor, sonra karşısına liyakat değil tanıdık çıkıyor.
Esnaf vergisini ödüyor, vatandaş kuruşunun hesabını yapıyor; sonra kamu kaynaklarının savurganlıkla kullanıldığına dair haberler duyuyor.
Bütün bunların sonunda insanın zihnine zehirli bir soru düşüyor!
Ben neden dürüst olayım?
İşte bir devletin korkması gereken soru budur. Çünkü bu soru yaygınlaşırsa sadece ekonomi bozulmaz. Ahlak bozulur.
İnsanlar çalışmanın değil, yolunu bulmanın peşine düşer.
Üretmenin değil, paylaşılacak pastadan pay kapmanın hesabını yapar.
Meslek sahibi olmak yerine çevre sahibi olmaya çalışır.
Alın teri küçülür, kurnazlık büyür.
Sonra bir bakarsınız, herkes zengin olmak istiyor ama kimse üretmek istemiyor.
Herkes pastadan pay istiyor ama mutfağa giren yok.
Üretmeyen toplum paylaşamaz, sadece paylaşılacak olan için kavga eder. Bugün üzerinde durmamız gereken en ağır meselelerden biri budur.
Haram Sadece Cebe Girmez
Biz meseleyi çoğu zaman yanlış yerden okuyoruz.
Haramı yalnızca insanın cebine giren para zannediyoruz. Oysa haram bazen bir makamdır. Bazen hak edilmeden alınmış bir görevdir. Bazen başkasının önüne geçmektir. Bazen devletin arabasını kendi malı gibi kullanmaktır.
Bazen milletin parasından yapılan gereksiz bir harcamadır. Bazen bir ihaledir. Bazen bir telefonla değiştirilen sıradır. Bazen de herkes yapıyor denilerek susturulan vicdandır.
Mesele sadece kanun değildir.
Mesele insanın kendisine bir sınır koyabilmesidir. Şahsiyet tam olarak budur.
Yapabilecekken yapmamak.
Kimse görmüyorken de doğru kalmak.
Elinde güç varken adil olmak.
Devletin kasasının anahtarı elindeyken o paranın sana ait olmadığını bilmek.
Kendine yakın olan haksız olduğunda bile hakkın yanında durmak. Çünkü ahlak, insanın güçsüzken söylediği güzel sözlerle değil, güç eline geçtiğinde ne yaptığıyla ölçülür.
Adalet Kaybolursa Aidiyet Kaybolur
Bir millet yoksulluğa dayanabilir.
Savaşa dayanabilir.
Felakete dayanabilir.
Kıtlığa bile dayanabilir.
Ama adaletsizlik duygusuna uzun süre dayanamaz. Çünkü insanı fakirlikten daha fazla yaralayan şey, haksızlıktır.
Ben çalışıyorum ama başkası hak etmeden kazanıyor.
Ben kurala uyuyorum ama uymayan ödüllendiriliyor.
Ben vergi ödüyorum ama param savruluyor.
Ben çocuğumu okutuyorum ama liyakat değil bağlantı geçiyor.
Bu cümleler çoğalmaya başladığında mesele artık münferit değildir.
Aidiyet zedelenmeye başlamıştır.
İnsan önce kuruma güvenini kaybeder.
Sonra sisteme, sonra birbirine, en sonunda memleketine karşı sorumluluk duygusu zayıflar. Bu yüzden adalet yalnızca mahkeme salonlarında lazım değildir. Adalet bir ülkenin çimentosudur. Çimento çözülürse duvarların ne kadar gösterişli olduğunun hiçbir önemi kalmaz.
Aynayı Sadece Siyasete Tutmayalım
Burada kendimizi kandırmayalım.
Her kötülüğü siyasetçiye, belediye başkanına, bürokrata, iş insanına yükleyip sonra tertemiz insanlar gibi evimize dönemeyiz. Çünkü bu ülkenin ahlak problemi yalnızca yukarıdakilerin problemi değildir.
Torpile kızıp kendi çocuğumuz için torpil arıyorsak,
Rüşvete kızıp işimizi hızlandırmak için birini bulmaya çalışıyorsak,
İsrafı eleştirip gösteriş içinde yaşıyorsak,
Liyakat diyor ama kendi adamımızı ehil olandan öne geçiriyorsak,
Vergi kaçırmayı maharet, kaçak yapıyı uyanıklık, başkasının hakkını yemeyi beceri sayıyorsak,
Mesele sadece onlar değildir.
Mesele biziz.
Çünkü yönetenler gökten inmiyor.
Belediye başkanı da, bürokrat da, tüccar da, gazeteci de, siyasetçi de bu toplumun içinden çıkıyor.
Toplum hangi ahlakı üretirse kurumlarına da büyük ölçüde onu taşıyor. Öyleyse temizliği sadece başkasından bekleyemeyiz. Herkes kendi kapısının önünden başlayacak.
Biz Ne Zaman Bu Kadar Bencil Olduk?
Belki de asıl soruyu sormamız gerekiyor!
Biz ne zaman bu kadar bencil olduk?
Ne zaman komşunun hakkından önce kendi menfaatimizi düşünmeye başladık?
Ne zaman helal olsun yerine çok olsun demeye başladık?
Ne zaman kanaati fakirlik, gösterişi itibar, kurnazlığı zeka saydık?
Ne zaman makamı hizmet değil saltanat, zenginliği sorumluluk değil üstünlük vesilesi gördük?
Biz böyle değildik.
Bizim medeniyetimizde devlet malına tüyü bitmemiş yetimin hakkı denirdi.
Esnaf siftah yaptıktan sonra müşteriyi komşusuna gönderirdi.
Vakıflar yalnız insana değil, kuşa, kurda, kediye, köpeğe hizmet ederdi.
Çünkü insan yalnız kendisinden sorumlu değildi. Mahallesinden sorumluydu.
Şehrinden sorumluydu. Mazlumdan sorumluydu.
Yoksuldan sorumluydu.
Devlet malından sorumluydu.
En önemlisi de Allah’a karşı sorumluydu. Bizi millet yapan şey sadece aynı sınırlar içerisinde yaşamamız değildi. Birbirimizin hukukunu kendi hukukumuz bilmemizdi.
Şimdi yeniden oraya dönmek zorundayız.
Türkiye’nin Yeni Bir Ahlak Seferberliğine İhtiyacı Var
Daha fazla kanun elbette yapılabilir.
Denetimler artırılabilir.
Cezalar ağırlaştırılabilir.
Şeffaflık mekanizmaları kurulabilir.
Hepsi yapılmalıdır. Ama insan değişmezse hiçbir sistem tek başına bizi kurtaramaz.
Çünkü dünyanın en iyi kanununu da şahsiyetsiz insanın eline verirseniz, bir süre sonra onun etrafından dolaşmanın yolunu arar.
Türkiye’nin bu yüzden ekonomik programdan önce değil ama onunla birlikte yürüyecek bir ahlak seferberliğine ihtiyacı vardır.
Çocuklarımıza zengin olmayı öğretmeden önce helal kazanmayı öğretmeliyiz.
Gençlerimize köşeyi dönmeyi değil, bir işin ehli olmayı anlatmalıyız. Kamu görevlisine makamın mülk değil emanet olduğunu hatırlatmalıyız. Siyasetçiye milletin parasının kendi parası olmadığını hatırlatmalıyız. İş insanına kazancın yanında sorumluluğu hatırlatmalıyız.
Vatandaşa hakkıyla birlikte vazifesini hatırlatmalıyız. Ve hepimize şu eski hakikati yeniden öğretmeliyiz!
İnsan kazandığı kadar değil, harama karşı koyabildiği kadar zengindir.
Yeniden Biz Olmak
Ben bu ülkeden ümidimi kesmiyorum.
Çünkü bizim mayamız hala sağlam.
Bir felaket olduğunda birbirine koşan insanları görüyorum.
Tanımadığı bir insan için sofrasını açanı görüyorum.
Sokaktaki cana ekmeğini bölüşeni görüyorum.
Komşusunun derdini kendi derdi bilenleri görüyorum.
Demek ki cevher kaybolmadı.
Sadece üzeri örtüldü.
Şimdi o cevheri yeniden ortaya çıkarma zamanıdır.
Adaletle, merhametle, emekle, liyakatle, emanet bilinciyle, ve hepsinden önemlisi şahsiyetle!
Çünkü Türkiye’nin geleceği yalnızca daha fazla para kazanmasına bağlı değildir.
Türkiye’nin geleceği yeniden birbirine güvenebilen insanların ülkesi olmasına bağlıdır.
İktidarlar değişebilir.
Ekonomik modeller değişebilir.
Paranın yönü değişebilir.
Kurumlar değişebilir.
Ama millet olmanın değişmeyen bir şartı vardır!
Birbirinin hukukuna güvenmek.
Biz birbirimizi kandırarak büyüyemeyiz. Birbirimizin hakkını yiyerek zenginleşemeyiz.
Devletin malını yağmalayarak devletimizi güçlendiremeyiz. Üretmeden tüketerek bağımsız olamayız.
Adaleti kendimize isteyip başkasından esirgeyerek huzur bulamayız.
Ve şahsiyetimizi kaybederek hiçbir şeyi kazanmış sayılmayız.
Öyleyse çıkış yolu bellidir!
Daha çok ben değil, yeniden biz.
Daha çok tüketmek değil, üretmek.
Daha çok sahip olmak değil, hak etmek.
Daha çok gösteriş değil, kanaat.
Daha çok ayrıcalık değil, adalet.
Daha çok güç değil, şahsiyet.
Çünkü mesele yalnızca ekonomiyi düzeltmek değildir.
Mesele insanı yeniden doğrultmaktır.
İnsan doğrulursa aile doğrulur.
Aile doğrulursa toplum doğrulur.
Toplum doğrulursa devlet doğrulur.
Ve bir millet yeniden birbirinin yüzüne şüpheyle değil güvenle bakmaya başladığı gün, gerçek kalkınma da işte o gün başlar. Çünkü hayatın sermayesi güvendir.
Güveni şahsiyet inşa eder. Milleti ise birbirine güvenen şahsiyetli insanlar ayakta tutar.
Vesselam…