Türkiye’nin son çeyrek asırda yaşadığı en büyük değişim, yalnızca altyapı yatırımları, ekonomik büyüme ya da savunma sanayiindeki atılımlar değildir. Bunların tamamı görünen sonuçlardır.
Asıl dönüşüm, görünmeyen yerde gerçekleşmiştir; milletin kendisine bakışında.
Uzun yıllar boyunca Türkiye, kendi potansiyelinden şüphe eden bir ülke olarak yaşamaya alıştırıldı.
Devlet ile millet arasına mesafe konuldu. Bürokrasinin vesayetçi anlayışı, seçilmiş iradenin üzerinde bir gölge gibi durdu.
Dış politikada çoğu zaman edilgen bir çizgi benimsendi; savunma sanayiinde dışa bağımlılık adeta kaçınılmaz bir kader gibi sunuldu.
Bu tablo, yalnızca kurumları değil, toplumun psikolojisini de etkiledi. Çünkü bir millet, kendisine sürekli sınır çizildiğinde zamanla o sınırları kendi zihninde de kabullenmeye başlar.
Son yirmi beş yılda yaşanan değişim, işte bu psikolojik eşiğin aşılmasıdır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ortaya konulan siyasal irade, yalnızca yeni projeler üretmedi; aynı zamanda Türkiye’nin kendi kapasitesine olan inancını yeniden inşa etti.
Bu süreçte yapılan her yerli üretim, her diplomatik çıkış, her stratejik yatırım, toplumsal hafızada aynı duyguyu güçlendirdi!
Biz de yapabiliriz.
Belki de bu dönemin en büyük başarısı budur.
Çünkü milletler, önce kendilerine inanarak yükselirler.
Bugün Türkiye’nin uluslararası krizlerde daha etkin rol üstlenmesi, savunma sanayiinde kendi teknolojisini geliştirmesi, enerji alanında bağımsızlık arayışını sürdürmesi ve bölgesel meselelerde daha özgüvenli bir politika izlemesi, yalnızca devlet aklının değişimi değildir. Aynı zamanda milletin kendine güveninin yeniden filizlenmesidir.
Elbette bu dönüşümün korunabilmesi için eleştirel aklı kaybetmemek gerekir.
Güç, denetlenmediğinde zayıflar; başarı, sorgulanmadığında durağanlaşır.
Bu nedenle özgüveni besleyen en önemli unsurlar; hukuk, liyakat, şeffaflık, adalet ve güçlü kurumlardır. Çünkü kalıcı medeniyetler, yalnızca güçlü liderlerle değil, güçlü kurumlarla yükselir.
Bugün yapılması gereken, elde edilen özgüveni hamasetle tüketmek değil; bilimle, üretimle, adaletle ve yüksek ahlakla geleceğe taşımaktır.
Bir milletin gerçek büyüklüğü, kendisini alkışlayan kalabalıkların sayısıyla değil; gelecek nesillere bıraktığı özgüven mirasıyla ölçülür.
Türkiye, bugün o mirası yeniden inşa etme imkanını yakalamıştır.
Bu imkanın kıymetini bilmek, yalnızca bugünün değil, yarının da en büyük sorumluluğudur.
Vesselam…