Ortadoğu’da 28 Şubat’ta başlayan kedi-fare oyununun sonu gelmiyor. Ancak dünyanın kafası karışmış durumda. Bu oyunda kim kedi kim fare birbirine karıştı. “Amerika Birleşik Devletleri istediğini alamadı ve bir bataklığa saplandı”diyenler de var, “ABD’nin zafer kazanmak gibi bir derdi yok, İran ile bu çatışmayı sürdürülebilir hale getirerek Irak’a yaptığı gibi gerekirse 12 yıl kuşatma altına aldıktan sonra işgal etmeyi deneyecek, bu esnada Çin Halk Cumhuriyeti’ne kadar bölgedeki ticaret yollarını, nadir toprak elementleri ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak için bölgedeki askeri varlığına meşru bir gerekçe yaratmış olacak”
görüşünü dillendirenler de. Ben şahsen bu ikinci tezden yanayım. ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen “düzen kurucu” kimliğini terk ederek “kaostan beslenen dünya lideri” kimliğine geçiş yaptı. İkinci Trump yönetimi başladıktan sonra Beyaz Saray her ne kadar “biz artık renkli devrimler peşinde olmayacağız” dese de, hedef aldığı ülkelerde arzu ettiği kaosu kurgulamak için hala “partner ve aparatlara” ihtiyaç duyuyor. Üstelik bu defa aparatlar, 1990’ların renkli devrimlerindeki gibi “sokak eylemleri” ile başlayıp “parlamento basma” noktasına ulaşan masum prosedürler yerine doğrudan bir ABD işgali ya da sınırlı askeri müdahalesine zemin hazırlayacak şekilde işlev görüyor. Bu “Beşinci Kol” faaliyetlerinin zirve noktasını 3 Ocak 2026 günü Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılmasında izledik. Bu yasadışı eylemin yalnızca ABD istihbarat ve askeri gücüne dayandığını, Venezuela devleti içerisinde işbirlikçileri bulunmayacağını düşünmek saflığın ötesinde bir yaklaşım olur. ABD’nin işte bu girişimleriyle yasal ya da uluslararası hukuk zemininde baş etme imkanı görmeyen ülkelerin başvurabileceği tek yöntem ise “ulusal mutabakat” yönetimleri olarak ufukta belirmekte. Hatta bu ulusal mutabakat trendi öyle bir istikamette ilerlemekte ki İngiliz monarşisi, normal şartlar altında seçilmiş hükümet başkanlarının vermesi gereken mesajları taşımak için ABD’yi ziyaret etmek durumunda kalıyor.
Gözden kaçırılmaması gereken iki haber:
1- Kürt grupların İran’a karşı kullanılmasını Türkiye engelledi
ABD’nin İsrail ile beraber sahneye koyduğu klasik “iyi polis-kötü polis” prensibine dayanan bu oyunun ne şekilde oynandığına dair kanıtlar da gizlenemeyecek hale geldi. Kurban bayramı esnasında uluslararası basına yansıyan ancak ülkemizde yine geleneksel olduğu üzere pek de üzerlerinde durulmayan iki haber var. Bunlardan ilki ABD kaynaklı haber mecrası Al Monitor’dan. Al Monitor’a göre her ne kadar Beyaz Saray Mart ayının ilk haftasındaki açıklamalarıyla yalanlamış olsa da, ABD’nin elinde 28 Şubat’ta İran’a başlatılan saldırılarla eş zamanlı olarak Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları savaşa sokmaya dair bir plan vardı. Al Monitor’a konuşan İsrail istihbarat kaynaklarına göre kapsamlı bir plan yapılmıştı üstelik Netanyahu hükümeti bu girişime büyük miktarda para, zaman ve enerji harcamıştı. ABD yönetimine İsrail tarafından plana dair brifing verilmiş olmasına rağmen Beyaz Saray son anda frene bastı. İsraillilere göre Trump’ı Kürtleri kullanma planından vazgeçiren kişi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. Bu haberi okuyunca savaşın yalnızca 6 gün öncesine geri döndüm. 22 Şubat 2026 Pazar günü ne olmuştu değerli okuyucularımız? Irak’ın kuzeyindeki 5 ayrılıkçı Kürt örgütü “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu”nun kuruluşunu ilan etmişlerdi. PJAK, İran Kürdistan Demokratik Partisi, Kürdistan Özgürlük Partisi, Kürdistan Emekçiler Topluluğu ( Komala ) ve İran Kürdistan Mücadele Örgütü, İsrail’in kendilerine biçtikleri görev gereği dereyi görmeden paçaları sıvamış ve Washington’dan muhakkak yeşil ışık geleceği zannına kapılmışlardı. Ancak Trump, gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani ile Mart ayının ilk haftasında yaptığı görüşmelerde, İsrail planına destek yerine nasihat alınca ayrılıkçı Kürtlerden yararlanma fikri de rafa kalktı. 1970’li yıllarda Türkiye’nin üzerine salınan ayrılıkçı terör dinamiğinin 50 yıl sonra hala işleyeceğini düşünen İsrail kafasını da incelemek gerek belki de. Nitekim tüm bu bilgiler, kırılgan ateşkes sırasında İran’ın Kuzey Irak’taki ayrılıkçı Kürt grupları neden aralıksız şekilde kamikaze dron ve balistik füzelerle hedef aldığını da anlaşılır kılıyor.
2: FSB Direktörü Bortnikov uyarısı
Gözden kaçırmamamız gereken ikinci ilginç haber ise 26 Mayıs tarihli. Rusya Federal Güvenlik Servisi ( KGB’nin halefi FSB ) Direktörü Alekandr Bortnikov, Rusya’nın İrkutsk kentinde düzenlenen Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri Güvenlik Servisleri Direktörleri Konseyi’nin 58’inci toplantısında şu uyarıda bulundu: Batılı istihbarat servisleri Suriye’deki cezaevlerinden topladıkları DEAŞ mensuplarını Irak’taki kamplara götürüp eğitiyor. Bunları İran’da kullanmayı planlıyorlar.
Günümüzdeki jeopolitik mücadelenin icabı olarak Bortnikov’un uluslararası kamuoyunu manipüle etmek için bu sözleri sarf ettiğini düşünebilirdik. Ancak “Irak’taki kamplar” ifadesi bizleri 10-20 Mayıs tarihleri arasında Wall Street Journal ve New York Times’ta yayınlanan bir dizi haber ile bağlantı kurmaya götürmeli. Bu haberlerde 3 Mart 2026 günü Irak’ın batısındaki çöl bölgesinde, bir köye kamyonetiyle erzak taşıyan Awad el Şammari adlı çobanın tesadüfen tespit ettiği gizli İsrail üslerinin ifşa olma hikayesi anlatılmaktaydı. El Şammari keşfini Irak makamlarına ulaştıramadan bu üslerden havalanan İsrail helikopterleri tarafından aracının havaya uçurulması sonucu öldürüldü. Ancak aşireti ve ailesi işin peşini bırakmayınca kanıtlar çorap söküğü misali gelmeye başladı. Söz konusu gizli üslerin İran’a yönelik saldırılarda istihbarat ve lojistik destek amacıyla kullanıldıkları ve en azından 2024 yılından bu yana faaliyet gösterdikleri ileri sürülüyor. Bu hafta gündeme gelen iddialara göre üslerde yalnızca saldırı helikopterleri değil savaş uçakları da konuşlandırılmış. Irak çöllerinde İsrail’in ABD’den habersiz gizli üs kurması mümkün mü? FSB Direktörü Bortnikov’un Irak’ta işaret ettiği kamplarla İsrail’in gizli üsleri ilişkili mi? İran’a karşı Kürt grupları kullanmak için Trump yönetimine plan dayatan İsrail, 2014 yılında Irak’ta başka gizli üsler kurup DEAŞ’ın Musul’u ele geçirmesini ve Suriye topraklarında ilerlemesini sağlamış olamaz mı? Ve kim bilir Irak’ın kuzeyinde Pençe operasyonları ile Türkiye’nin oluşturduğu güvenlik kuşağına düzenlenen saldırıların kaynağı gerçekten PKK terör örgütü müydü? Sizi bu sorularla başbaşa bırakırken bir görev değişikliği üzerine de düşünmeye davet ediyorum. Malum ABD Irak’taki askeri varlığına “resmi olarak” son verdi. Peki ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevi son bulurken, yeni özel temsilcilik görevi için neden Irak seçildi? İnsan sormadan edemiyor, işgalin üzerinden 23 yıl geçmiş olmasına rağmen ABD’nin bu Irak ile hala alıp veremediği ne var? Irak’ın, Suriye’nin ve İran’ın başına gelenler, ABD-İsrail ikilisinin 19’uncu yüzyıldan bu yana kullanılan etnik ve dini azınlıkları kaşıma oyunundan vazgeçmeyeceğine işaret ediyor. İç cephenin sağlamlığı ve ulusal mutabakat arayışı bu girişimlerin önündeki en etkili çözüm yolu olarak kendisini ortaya koyuyor.