CHP medyasındaki hizipçilik ve saldırganlık hepimizi basın hürriyeti meselesi üzerinden yeniden, yeniden düşündürmeli, endişelendirmeli... Doğrusu ben ciddi olarak endişelendim, endişelerim beni tarihe götürdü...Basın hürriyeti meselesi 19. yüzyıl Osmanlı modernleşme hareketleri içinde genel hürriyet bahsi içinde ortaya çıkmıştır. Basın hürriyeti, tıpkı genel hürriyet kavramının gelişimi gibi Osmanlı elitleri arasındaki iktidar mücadelesinin bir aracı olarak gelişmiştir. Muhalif elitler kendileri iktidara gelinceye kadar basın hürriyetini savunmuşlar, kendileri veya kendi hizbi iktidar geldikten sonra da basın hürriyeti yangında ilk vazgeçilenler cümlesinden sayılabilmiştir. Bu elitler mücadelesinin amacı hakikat, gerçeklik veya ideolojik olmaktan ziyade iktidar olagelmiştir. İktidar sahip olmayı meşrulaştıran şey ise “devleti kurtarmak”tır. Bu yüzden hürriyet veya basın hürriyeti kendi başına bir amaç değil, iktidar mücadelesine ve devletin kurtarılmasına hizmet ettiği ölçüde karşı hizbin iktidar düşürülmesine kadar makbul kabul edilmiştir. Nitekim yıllarca süren ll. Abdülhamid istibdadının sona ermesine yol açan 24 Temmuz 1908 tarihi basında sansürün kaldırılması ve basın bayramı olarak kabul edilmiştir. 1876’dan beri tatbik edilen sansür kararnamesi mucibince İkdam gazetesinin sahibi Ahmet Cevdet ile Sabah Gazetesi sahibi Mihran Efendilerin gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını “Gazeteler hürdür, sansür yasaktır.” beyanıyla geri çevrildiler. Ancak bu günler uzun sürmeyecektir.
Siyasi güç dengeleri oturarak İttihat ve Terakki İktidara kurulduktan sonra muhalif basın ll.Abdülhamit dönemini aratacak bir sansür ve baskıya tâbi tutulacaktı. İttihatçılar sansürün de ötesine geçerek gazetecileri şiddet kullanarak, yani döverek veya öldürerek susturma cihetine gittiler. Şiddetin diğer yüzünde ise doğrudan İttihatçıların çıkardığı, beslediği ve yönlendiği gazete ve gazeteler yer alacaktı. İttihatçılar gazetecilerin ve muhaliflerin satın alınması veya muhbirleşmesi tatbikatında da ll. Abdülhamid’i rahmetle aratacak bir maharet gösterdiler. Mütareke döneminde İttihatçıların baskısıyla üzerindeki baskının kalktığı gazetelerin yarattığı rahatsızlık “mütareke dönemi basını “ ifadesinin küfürleşmesiyle anlaşılabilir ancak.
Tek Parti, Tek Basın
Milli Mücadele döneminde basının siyasi parçalanmışlıktan kaynaklanan serbestliğinin yarattığı rahatsızlık, daha zaferin kesinleşmesiyle beraber sona ermeye ve basının üzerindeki baskı artmaya başlamıştır. Muhalif gazeteci Ali Kemal’in sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil kıyafet giydirilmiş askerlere linç edilmesi mızrağı çuvala girmeyeceği baskı dönemini işarete ediyordu. Nitekim daha sonra bizzat Mustafa Kemal Paşa basın toplantılarıyla basın hürriyetinin sona erdiği gösterecek sınırları çizmeye başlamıştır. Bu sınırları idrak edemeyenler türlü sudan sebeplerle İstiklal Mahkemelerinde ve Sıkıyönetim Mahkemelerinde tedip ve tenkil edilecektir. Takrir-i Sükun dönemi basında da bir sukut dönemi olarak kaydedilebilir. Canları kurtaranlar gazetecilik yapmamak veya Halk Fırkası basın müşavirliği çizgisini aşmayacak bir ölçekte gazetecilikle iktifa edeceklerdir. 24 Temmuz Hürriyet bayramının hala kutlanmasına aldanarak 1930’daki serbest Fırka döneminde gerçek gazetecilik yapmaya çalışan Ahali gazetesi başyazarı Abdülkadir Kemali gibi yazarlar ise soluğu Lübnan’da alacaklardır. 1930’larise “her şeyin devletin içinde, hiçbir şeyin devleti dışında “olduğu yıllardı. Böylece basın ve basın cemiyetleri artık tamamen CHP’nin kontrolüne geçecekti. Harf inkılabı sonrasında giderek aratan devletçiliğin de baskısıyla artık iktisadi açıdan da serbest gazetecilik yapmanın alt yapısı zaten kalmamıştı. Bunun üstüne bir de parti-devlet sistemi gelince sansür uygulamasının kaldırılmasının 24 Temmuzlarda kutlanmaya devam edilmesinin yarattığı gariplik artık göze bile çarpmıyordu. II. Dünya Savaşı döneminde bu göz alışmışlığının yarattığı hali bir anekdotla anlatalım. Bu anekdot aslında tek parti döneminin bir özeti gibidir.
Muktedir: “Türk Trenden Düşmez, Her Gerçek Söylenmez”
İkinci Cihan Harbi'nde İstanbul'da sıkıyönetim vardır. Sıkıyönetim Komutanı Ali Rıza Artunkal Paşa ve Vali Lütfi Kırdar gazetecileri düzenli olarak Gazeteciler Cemiyeti'nin lokalinde toplayarak kara kaplı bir defterden, gazetelerin sevap ve günahlarını okurlar. Ali Rıza Artunkal Paşa'nın Ziyad Ebuzziya'ya neler dediğini dinleyelim:
- 'Ziyad Bey, nedir o yaptığınız. O trende ezilen adamın resmi.'
- 'Bir adam Florya'da trenden düşmüş ezilmiş. Zaten haber yazmak yasak, bilmem ne yasak. Bizimkiler de o resmi çekmiş, gazeteye koymuşlar.'
- 'Be adam, o adamın ezilmiş resmini basıp, adamın akrabalarını müteessir etmeye ne hakkınız var?'dedi. 'Sonra adam niye düşer, sarhoş olur düşer. Bir Türk'ün sarhoş olduğunu teşhir etmek doğru olur mu?' dedi. 'Hadi bunu geçtim. Hıyanet-i vataniyede bulunduğunuzun farkında mısınız? Bir insan sarhoş değilse trenden niye düşer. Ya iki vagon arasında durmuştur, yasaktır. Onun için düşer. Veyahut tren durmadan atlamaya kalkar. Onun için düşer, o da yasaktır. Bu ne demektir. Trendeki kondöktörlerin vazifesini yapmadığının işaretidir. Bu tren nereye gidiyor. Sirkeci'den Edirne'ye gidiyor. Edirne'de kim var, Almanlar var. Yarın Almanlar bize saldırırsa, biz bu trenle ikmal yapacağız, kurşun, mermi,.... vs. taşıyacağız. Siz Almanlara biz trenleri işletmesini bilmiyoruz, hücum edin, biz karşı duramayız diyorsunuz' dedi. 'Vallahi billahi bu mesajı veriyorsunuz...'
'Ama bunu siz kasten yapmadığınız için bu seferlik affediyoruz.'
O zamanlar "andıç"lara falan ihtiyaç yok, gazetecileri toplar fırçalarsın... Konu burada bitmiyor, bugünkü "andıç"ların beslendiği zihniyeti gösteren ifadeleri, yine Ziyad Ebuzziyad'dan dinleyelim:
Muhalif: “Yasakların Bir Hikmet-i Hükümeti Vardır”
"Bize verilen yasaklamaların yüzde doksanbeşi saçmanın saçması. Ama geriye kalan yüzde beş yok mu, ya olursa? Memleket gider. O zaman biz üç beş gazeteci basın hürriyeti, vatan, millet, Sakarya edebiyatı ile onları dinlemiyoruz. O saçmalıklar tepemizi attırıyor ama, arkasındaki ya olursa gerçeğini idrak etmekten aciziz."
Nitekim andıçların, psikolojik harplerin ve vesayetçiliğin ardındaki bu zihniyet damarı çok partili hayata geçtikten sonra da işlenecektir. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi, Tan gazetesinin basılıp yakılması hep idrak acizliğinin eseri olacaktır. Çok partili hayata geçilmesi ve basın hürriyetinin genişlemesiyle beraber yeniden İttihatçıların şiddet hareketlerine, istihbarat ve psikolojik harekat uygulamaları başlayacaktır. DP döneminde bu uygulamaların sona ermediği 6-7 Eylül olaylarıyla sabittir. 27 Mayıs öncesi ise CHP ve cuntacılar ihtilalin olgunlaşması için basından azami şekilde faydalanacaklardır.
27 Mayıs: Vesayet Düzeninin Sivil Ayağı
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurulan vesayet rejimin sivil ayaklarından en önemlilerinden biri basın yayın kuruluşları olacaktır. MBK’nın genç üyelerinden Üsteğmen Muzaffer Özdağ sürgüne gönderilen Kürt ağalarından sonra Bab-ı Ali ağalarının da üzerinden geçeceğiz diyerek niyetlerini açıklamıştı. Albay Alpaslan Türkeş ise Öncü adıyla doğrudan kendilerine bağlı bir gazete kuracaktır. 14’lerin tasfiye edilmesiyle yarım kalan bu teşebbüse rağmen, Bab-ı Ali’nin bir kısmı zaten üzerinden geçilmeden askeri vesayet sisteminin gönüllüsü olmuş durumdaydı. O dönemde kurulan bu Öncü gazetesinin Türk basınındaki yükselme seyrini Türkeş’in adam seçme maharetinden çok, bu kadronun vesayet kurumlarınca korunup kollanmasına yormak lazımdır. 27 Mayıs darbecileri istedikleri şekilde olmasa da DP taraftarı basına Yassıada’da ve askeri mahkemelerde az eziyet etmemişlerdir. 27 Mayıs’tan sonra çok partili hayat döneminde ise, 27 Mayıs dönemini eleştirdikleri için Sabah gibi gazeteler CHP’liler tarafından basılacak, Muammer Yaşar’ın kolu kırılacaktır.