Türkiye’nin Anayasa Meselesi (2)

Murat Yılmaz

Yazan: Murat Yılmaz

· 4 dk okuma

Türkiye’nin Anayasa Meselesi (2)

Çok Partili Hayata Geçerken İhmal Edilen “Anayasa Meselesi”

Başta 1937’de anayasaya giren CHP ilkelerinin anayasadan kaldırılmaması olmak üzere çok partili hayata, demokrasiye ve anayasal devlet olmaya yönelik anayasa değişikliklerinin ihmal edilmesi, bu dönemin temel hataları olacaktır. Bu dönemde anayasadaki değişiklik, CHP’nin anayasa dilini öz Türkçeleştirme çabasına karşı Demokrat Parti iktidarında anayasanın eski haline dönülmesiyle sınırlı kalacaktır. Bu şekilde anayasa bahsi, bir on yıl bir tür “dil ve kelime kapmaca meselesine” dönüşmüş olacaktır. Bu durumun hukuk ve anayasa diliyle beraber, konunun ciddiyetine ve anayasal devlet olma kriterine zarar verdiği aşikardır. Demokrat Parti 1945’te kurulduktan sonraki muhalefet yıllarında demokrasi ve hürriyet perspektifiyle anayasa değişikliğini isteyen bir partiyken, iktidar yıllarında bu önerilerini gündeme almayacaktır. Buna karşılık iktidar yıllarında anayasa değişikliği önerilerine olumlu cevap vermeyen CHP de muhalefet yıllarında ısrarla anayasa değişikliği konusunu gündeme taşıyacaktır. Bu şekilde anayasa meselesi, bir polemik ve muhalefet söylemine dönüşmüş olacaktır.

27 Mayıs: Darbecilerin Çoğunluğa Güvenmeyen Anayasası

27 Mayıs 1960 darbesiyle beraber ise anayasa bahsi, tamamen çığırından çıkarak içinden çıkılmaz bir meseleye dönüşecektir. Darbeciler anayasayı ortadan kaldırdıkları halde seçimle gelen Demokrat Parti iktidarını anayasayı ihlal etmekle suçlayacak, ana muhalefet partisi CHP bu söylemi destekleyecek ve darbecilerle beraber çoğunluğun dışlandığı bir darbeci kurucu meclisle yeni anayasa yapım sürecine katılacaktır. Seçmen çoğunluğuna, seçilmiş siyasetçilere ve çoğunluk yönetimine karşı darbecilerle CHP’nin müşterek yaptığı 1961 Anayasası, bir vesayet anayasası olarak ortaya çıkacaktır. Kuvvetler ayrılığını öne çıkarma ve bir takım hürriyetlerin zikredilmesi, 1961 Anayasasının darbeci ve vesayetçi ruhunu, muhtevasını ve sicilini değiştir(e)meyecektir. Anayasada ihdas edilen yargı ve bürokrasinin vesayet kurumlarıyla milletin hakimiyetine ortak olarak çoğunluğun yönetme hakkını elinden alan anayasa, bu haliyle milletin çoğunluğunun içine hiçbir zaman sinmeyecektir.

Bu darbeci ve vesayetçi anayasa ruhu, yeni ortaya çıkan anayasa yargısına da sinecek ve Anayasa Mahkemesi bu ruhun “dinamik anayasa yargısı” olarak faaliyet gösterecektir. 1961 Anayasası, legal ve illegal darbeci ve vesayetçi eğilim ve yapıların temel dayanağı haline gelecek ve demokratik bir şekilde seçilen çoğunluğu temsil eden siyasi lider, siyasi parti ve siyasi kadroların önünde bir engele dönüşecektir. 1965’te darbecilere ve vesayet kurumlarına rağmen yüzde 52 oyla tek işbaşına iktidara gelen Başbakan ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel “Tay’lar (Yargıtay, Danıştay, Sayıştay gibi yargı kurumlarının açık muhalefetini kastediyor) bırakmadığı için, Kırat (önce Demokrat sonra Adalet Partisi’nin sembolüdür) şaha kalkamıyor” derken bu rahatsızlığı ifade etmiş olacaktır.

Türk Sağının Anayasa Arayışı

Türk sağının 1961 sonrası siyasi macerası, 1961 Anayasasının darbeci ve vesayetçi ruh ve müesseselerine karşı mücadele tarihidir. 1961 Anayasasının vesayet kurumlarını yeterli görmeyenler bu dönem boyunca defalarca yeni darbe teşebbüsleri ve askeri müdahalelerle, demokratik hayata ve anayasal devlete zarar verecek adeta siyasi bir gelenek oluşturmuşlardır. Türk sağı bu dönemde 1961 Anayasasının vesayetçi yapısı ve sisteminden kurtulmak için arayışa başlamış, başkanlık sistemini telaffuz etmiş ve bu hususta ancak seminer düzenleyebilme aşamasına gelebilmiştir. Çoğunluğu teşkil ettiği halde anayasayı değiştirecek bir siyasi reşit olma kabiliyetine, gücüne erişemeyen ve anayasa değişikliği teklif dahi edemeyen Türk sağı, 12 Eylül 1980 darbesiyle bir kere daha darbeyle, seçimle geldiği iktidar koltuğunu terk etmek mecburiyetinde kalacaktır.

1982: Kimseye Güvenmeyen Anayasa

12 Eylül darbecileri de mutemet olarak gördükleri Coşkun Kırca ve Arslan Başer Kafaoğlu’na bir anayasa taslağı hazırlatacaklardır. 27 Mayıs darbesinden sonra Ankara’ya gitmek için valizleri hazır, hazır ol da bekleyen anayasa hukukçularının olduğu bir ülkede anayasa teklifi de ancak darbecilerden gelebilmektedir. İşin tuhafı darbenin başındaki isim Orgeneral Kenan Evren dahi Kırca-Kafaoğlu’nun anayasa teklifini diktatörce bulmuş ve başka bir anayasa hazırlanmasını istemiştir. 27 Mayıs darbesinden itibaren “darbecilerden daha darbeci” hukukçu ve aydınların bütün antidemokratik ruh ve müktesebatı, bu ortamda 1982 Anayasasına her şeyiyle yansıyacaktır.

Yüzyılın Yeni, Sivil, Demokratik Anayasasına Doğru

Türkiye’nin 6 Kasım 1983’te yeniden çok partili seçimlere dönmesiyle beraber, yeniden bir anayasa tartışması başlayacaktır. Siyasetin ve demokrasinin alanının her gelişme teşebbüsü sonuçta, anayasayı değiştirmeye yönelecektir. Çünkü 1982 Anayasası topluma güvenmeyen bir zihniyetle hazırlandığı için toplumun, siyasetin ve demokrasinin alanlarını fevkalade kısıtlamıştır. Darbecilerin, vesayet kurumlarının, onlarla iş birliği yapan siyasi aktörlerin ve anayasa yargısının direnişine rağmen, 1982 Anayasası 23 kere değiştirilecektir. 12 Eylül 2010 tarihinde referandumla yapılan değişiklikle 1982 Anayasasının vesayetçi yapısının bel kemiği kırılmıştır. Bu kırılan vesayetçi bel kemiğine FETÖ’nün paralel devlet yapılanmasının eklemlenmesiyle devam ettirilmek ve yeniden sahiplendirilmek istenen vesayet projesi de nihayetinde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün başarısız olmasıyla yenilgiye uğrayacaktır.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra askerin sivil denetimi reformu ve 18 Nisan 2017’de yapılan referandumla hayata geçen anayasa değişikliğiyle de 1982 Anayasası neredeyse tamamen değişmiş olacaktır. Bu anayasa değişikliklerinin çok önemli bir yönü de artık, anayasa değişikliği meselesinin darbecilerin ve darbecilerin nöbetçi anayasa hukukçularının tekelinden çıkmış olmasıdır. 18 Nisan 2018 anayasa değişikliği, Türkiye2nin 27 Mayıs 1960 darbesinin ürünü 1961 anayasasının vesayet sistemini sona erdiren ve yürütmenin içindeki ikiliği sona erdiren Cumhurbaşkanlığı sistemiyle yeni bir paradigmayı açmıştır. Bugün iki dönemlik bir uygulamadan sonra bu paradigmanın kendi içinde revizyonu ve olgunlaşmasının tartışılması anlaşılabilirdir.

Türkiye iki yüzyıllık anayasal devlet olma ve demokratikleşme mücadelesini başarmış olmanın getirdiği bir siyasi olgunluk ve siyasi özgüvenle yeni, sivil, katılımcı, demokratik ve hürriyetçi bir anayasaya doğru ilerliyor. Anayasanın yüzyıllık tartışma ve mücadele tarihinin sonu, yüzyılın anayasası ile taçlanacak bir seviyeye gelmiş durumda… Anayasa artık zamanlamasına siyasetin karar bağlayacağı siyaseti, toplumun bir meselesi, artık sadece elitlerin karar vereceğini bir mesele değil, vatandaşların karar vereceği bir mesele… Sadece bu bile Türkiye’nin demokratikleşme ve anayasal devlet olma bahsinde aldığı muazzam yolu göstermiyor mu?

Diğer yazarlar

Podcast

GDH'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den GDH içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

GDH'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim