Bugün sıradan bir gün, sıradan bir hastane kontrolüydü benim için. İşimi halledip dönüş yoluna geçmiştim ki, çocuk onkolojisi bölümünün kapısından çıkan o küçük meleği gördüm. Henüz 4-5 yaşlarında, hastalığın o ağır yükü altında bir deri bir kemik kalmış, annesinin çaresiz ama sevgi dolu yardımıyla ancak adım atabilen bir kız çocuğu...
Aynı asansöre bindik. Belki sadece bir dakika sürdü o aynı havayı solumamız. Ama o bir dakikanın içine koca bir hayat, devasa bir utanç ve derin bir sızı sığdı. O küçücük bedeniyle annesine dönüp o cümleyi kurdu:
"Anne, her yerim ağrıyor..."
O an zaman durdu. Boğazıma koca bir düğüm oturdu, gözümden süzülen birkaç damla yaşa engel olamadım. Asansörden inip onların arkasından uzun uzun baktıktan sonra, hastanenin ıssız bir köşesine çekilip ağır bir vicdan muhasebesiyle baş başa kaldım. Sadece o masum bedenin çektiği acıya değil; asıl kendi körlüğümüze, bitmek bilmeyen şükürsüzlüğümüze ve aslında içinde yaşadığımız cennetin farkında dahi olmayışımıza. Bizler, avuçlarımızın içindeki sayısız imkânın değerini maalesef bilmiyoruz.
Sağlık elden gitmeden aldığımız acısız bir nefesin, yokluk kapıyı çalmadan sıcak bir yuvada uyanmanın, felaket bizi bulmadan geçirdiğimiz sıradan bir günün kıymetini idrak edemiyoruz. En büyük yoksulluğumuz; cebimizdeki eksiklik değil, şükür sebeplerimize karşı taşıdığımız bu derin körlük...
Bu sarsıcı yüzleşmenin tam ortasında sadece kendi çocuklarım değil; evlerimizde, okullarımızda ve sokaklarımızda her türlü imkânı önlerine sererek büyüttüğümüz o doyumsuz yeni nesil aklıma geldi. Okul yemekhanelerinde yarısı yenilip çöpe atılan nimetler, marka takıntısı yüzünden akranlarını dışlayan çocuklar ve alışveriş merkezlerinde istedikleri alınmadı diye öfke nöbeti geçiren gençler gözümün önünden bir bir geçti. Sınırsız bir istek girdabının içinde sürekli "daha fazlası" talebiyle çırpınan evlatlarımız, ellerindeki devasa imkânların zerrece kıymetini maalesef bilmiyor. Onları bu kadar talepkâr, bu kadar mutsuz ve şükürsüz hale getiren şey, aslında çağımızın en sinsi hastalığı olan küresel kapitalizmin ruhlarımızı kuşatmasıdır. Bu vahşi düzen sadece emeğimizi veya cüzdanlarımızı sömürmüyor; asıl kanaat duygumuzu, merhametimizi, değerlerimizi ve en nihayetinde insanlığımızı elimizden alıyor. Peki, çocuklarımızı her şeye zahmetsizce sahip olan ama hiçbir şeye değer vermeyen mekanik tüketicilere ne zaman dönüştürdük? Dağ gibi oyuncakların ortasında mutsuzluktan ağlayan bu nesle, sahip oldukları sıradan şeylerin aslında binlerce hastanın veya yetimin en büyük hayali olduğunu nasıl anlatacağız?
Merhametini, vicdanını ve şükrünü kaybeden bir çocuk, dünyanın bütün zenginliklerine sahip olsa da ruhundaki o devasa boşluğu gerçekten doyurabilir mi?
Önümüzde uzun bir yaz tatili var. Çocuklarımızı sadece deniz kenarlarına, eğlence merkezlerine veya ekran başlarına mahkûm etmeyelim. Bu yaz, onlara hayatın en gerçek, en sarsıcı ve en öğretici derslerini verelim.
İşte bu yaz tatili için çocuklarımızın ruhunu onaracak "Hayat Okulu" müfredatından birkaç örnek:
- Bir Yetimhane Ziyareti ile Ailenin Değeri: Sıcacık bir yuvanın, akşam eve gelen bir babanın, başını okşayan bir annenin sıradan bir hak değil, ne büyük bir lütuf olduğunu oradaki mahzun gözlerde görsünler. Anne ve baba olmanın paha biçilemez değerini idrak etsinler.
- Bir Hastane Ziyareti ile Sağlığın Önemi: İstedikleri ayakkabı alınmadı diye somurtmak yerine, kendi ayaklarıyla yürüyebilmenin, acısız bir nefes alabilmenin dünyadaki tüm oyuncaklardan ve markalardan daha kıymetli bir servet olduğunu o koridorlarda öğrensinler.
- Bir Huzurevi Ziyareti ile Ömrün Kıymeti: Zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini, gençliğin ve güzelliğin kalıcı olmadığını, asıl baki kalanın iyilik ve vefa olduğunu yaşlılarımızın titreyen ellerinden ve anılarından dinlesinler.
- Bir Aşevi Ziyareti ile Nimetin Şükrü: Tabakta bıraktıkları yemeğin, burun kıvırdıkları sofranın aslında binlerce insan için ulaşılmaz bir nimet olduğunu görsünler. Bir lokma ekmeğin kıymetini, yardımlaşmanın o eşsiz huzurunu yaşayarak tatsınlar.
Biz çocuklarımıza test çözmeyi, yabancı dil konuşmayı, rekabet etmeyi çok iyi öğrettik ama onlara "insan olmayı" ve "şükretmeyi" öğretmeyi eksik bıraktık.
Asansörde karşılaştığım o küçük meleğe, o yüce Yaratıcı'dan acil şifalar diliyorum. Allah, o çocuğa sağlık ve sıhhat versin. O çaresizliği iliklerine kadar yaşayan ama evladına siper olan o elleri öpülesi anneye, o koca yürekli babaya Rabbim hayırlı ve uzun ömürler versin. Evlatlarının iyileştiğini, sağlığına kavuştuğunu görmeyi onlara nasip etsin.
Gelin bu yaz, çocuklarımıza dünyayı satın almayı değil; dünyayı kalbiyle hissetmeyi, acıya ortak olmayı ve sahip olduklarına şükretmeyi öğretelim. Çünkü merhametini ve şükrünü kaybeden bir nesil, sahip olduğu hiçbir şeyle mutlu olamaz.