Amerika Birleşik Devletleri – İsrail ikilisinin 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaş yalnızca kullanılan yeni nesil silahlar ve taktiklerle değil, ateşkesin imzalanma biçimiyle de tarihte müstesna bir yer edindi. ABD ve İran’ın başmüzakerecileri 60 günlük pazarlığın başlamasını ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasını öngören mutabakat metnini 15 Haziran Pazartesi günü itibarıyla elektronik ortamda imzaladılar. Islak imzaların ise 19 Haziran Cuma günü İsviçre’de atılması bekleniyor. Ateşkes anlaşması için ilk etapta elektronik ortamın tercih edilmesi dijital çağa ayak uydurma ihtiyacından kaynaklanmıyor. Özünde bu tercih, yakın geçmişte iki defa müzakere süreçlerine ihanet eden ABD’ye karşı gelişen güvensizliğin bir göstergesi. Dünya, Trump’ın şahsi illüzyonlarından inşa ettiği bir yapay zeka habitatında yaşıyor gibi. 28 Şubat’ta başlattığı savaşı 15 Haziran itibarıyla Pakistan’ın arabuluculuğu ile şekillenen ateşkes çerçevesinde durdurduğunu iddia etti ABD Başkanı. Şimdi dünya 19 Haziran’da İsviçre’de imzalanacağı iddia edilen mutabakat zaptı ile sürpriz yumurtanın içerisinden ne çıkacağını merakla bekliyor. Dünya medyasına bakacak olursak sanki tüm sorunlar çözülmüş ve mutlak bir barış ortamı sağlanmış.
60 gün sorunların çözümüne yetecek mi?
Oysa cevap bulması gereken sorular hala ortada duruyor ve bunun için konulan süre 60 gün. Kimilerine bu süre çok uzun gelebilir ama İran’ın diplomasiyi nasıl ve ne için kullandığını bilenler için meselelerinin bu sürede çözüme kavuşacağını ummak mümkün değil. İran ile müzakere yürütmenin ne derece çetrefil bir mesele olduğunu, üzerinde anlaşılan metinlerin başına sonradan neler gelebileceğini merak edenler İstanbul Üniversitesi Tarih Dergisi’ne yayımlanan Eralp Yaşar Azap’ın “I. Erzurum Antlaşması Metninde Yapılan Tahrifat ve Antlaşmanın Uygulanmasında Yarattığı Sorunlar” başlıklı makalesini inceleyebilirler. Müzakerenin diğer cephesinin sicili de bu konuda temiz değil. ABD Başkanı Trump’ın gün içerisinde dahi aynı konu hakkında üç farklı açıklama yapabilme kapasitesi gözönüne alındığında 60 günlük yolun zorlu geçeceği muhakkak. Gelelim 19 Haziran’da ıslak imzaların atılmasıyla beraber cevaplanması gereken sorulara ya da doğacak yeni sorunlara…
Kime ne yapacağı kestirilemediğinden Trump’a “Kral Çıplak” diyemeyen uluslararası toplum, 28 Şubat’tan önce var olmayan Hürmüz Krizini nasıl olup da çözdüğünü, Hürmüz’den gemi geçişlerinin yeniden başlamasını hem ABD kamuoyuna hem dünyaya bir zafermiş gibi pazarladığını soramıyor. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ve yakın çevresini ortadan kaldırırken koyduğu asli hedeflerin hiçbirini gerçekleştiremeyen ABD için Hürmüz Boğazı’nda trafiğin normale dönüşünü zafer olarak sunmak acıklı bir durum. Rusya’nın Ukrayna karşısında düştüğü durum gibi, ABD’nin de şu an içerisinde bulunduğu konum “süper güç” olma vasfının sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Eğer süper güç olmak yalnızca nükleer silah sahibi olmaya indirgendiyse, Kuzey Kore ile ABD arasında artık bir fark kalmadığını söyleyebiliriz.
Gelelim 60 günde cevap bulunması gereken ve ateşkesin kaderini belirleyecek 4 soruya: İran’ın nükleer programının kaderi ne olacak? İran yüzde 60 oranında zenginleştirdiği öne sürülen 440 kilogram uranyumu ABD’ye ya da üçüncü bir ülkeye teslim edecek mi? İran’a uygulanan yaptırımlar kaldırılacak mı? İran’ın dondurulmuş varlıklarının iadesi söz konusu olacak mı? Bu sorulardan herhangi birine dahi net bir cevabın verilmemesi, en iyi ihtimalle ateşkesten ileri gidemeyecek ama her an ellerin tetikte olacağı, belki de düşük yoğunluklu çatışmaların yaşanacağı yılların kapıya dayanması demek. Gelelim bir diğer meseleye.
ABD anlaşmaya sadık kalacak mı?
ABD ve İsrail’in İran’da rejim değişikliği için yeni bir girişimde bulunmayacaklarına dair uzlaşma sağlanabilecek mi? Ve 60 gün sonunda eğer bir anlaşmaya varılırsa ABD’nin İran’ın peşini bırakması garanti altına alınabilecek mi? Yoksa Irak’ın başına geldiği gibi, ABD’nin uygun zamanı kollayıp 12 yıl sonra ortaya çıkıp İran’ı işgal etmekten hangi güç alıkoyacak? Keza İran yönetimi de bu soruların yanıtını Birleşmiş Milletler’de arıyor. İmzalanacak bir anlaşmaya BM Güvelik Konseyi’nin garantörlüğünü talep ediyor. Peki birinci başkanlık döneminden itibaren Birleşmiş Milletler’in işlevini ortadan kaldırmak için her fırsatı değerlendiren Trump, BM’nin anlaşmaya garantör olmasını kabul edecek mi? Ve en kritik mesele. Lübnan bu ateşkes ve anlaşma sürecinin parçası olabilecek mi? İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir, “Trump'ın anlaşması bizi bağlamaz. İsrail, ABD'ye bağlı değildir ve biz bağımsız ve egemen bir ulusuz. ABD'yi seviyoruz ve Başkan Trump'a minnettarız ama İsrail, bir muz cumhuriyeti değildir.” sözleriyle bu sorunun yanıtını çoktan verdi. Bu durumda olası bir anlaşmanın hayata geçmesi için İsrail’de sonbahardaki genel seçimi bekleyip Netanyahu ve koalisyon hükümetinin kaybetmesi için dilek mi tutulması gerekecek? 60 günlük süreçte İsrail’in anlaşmayı sabote etmek için girişeceği çeşit çeşit komploya karşı Trump yönetimi, üstelik yaklaşan ara seçim ortamında direniş gösterebilecek mi? Varsayalım anlaşma tamamlandı. İran acaba tüm yaşananlardan ders çıkarmış olacak mı, yoksa ABD’yi püskürtmesine güvenerek “direniş eksenini” yeniden canlandıracak bölge ülkelerini bezdireceği bir süreci mi başlatacak?
Körfez ülkeleri 60 günlük arayı iyi değerlendirmeli
Tüm bu sorular uzun gibi görünen 60 günlük müzakere sürecinin ne denli kaygan bir zeminde yürütüleceğini anlatmaya yeter sanırım. Ateşkesin ilanının ardından ABD Başkanı Trump’ın medyaya yaptığı şu açıklamayla yazıya nokta koyalım: “İran bizimle nükleer anlaşma yapmazsa, o zaman Tahran’a saldırıları yeniden başlatırım ya da bölge gelirlerinin tamamının yüzde 20’si karşılığında ABD’yi Ortadoğu’nun koruyucusu yaparım.” Bu zihniyetin sağlayacağı bir anlaşmaya güvenmek yerine bölge ülkelerinin 1945 tarihli Quincy Paktı’na alternatif bir yol bulması hayırlı olacaktır. “Petrol karşılığında güvenlik temelli” bu paktın hikayesi ve neler götürüp getirdiği de bir başka yazı konumuz olsun.