Bugün 14 Ağustos 2001 yılında kurulan AK Partinin 25. yaşındayız… AK Partinin kuruluşunu ve 25 yılını anlayabilmek için, AK Parti öncesindeki siyasi tarihe ve siyasi geleneklere bakmak gerekiyor.. Türkiye'de siyasi partilerin, siyaset felsefesiyle ilişkisi Osmanlıdan beri zayıf olagelmiştir. Bu zayıflığı, Cumhuriyet döneminde ve bugün de gözlemleyebiliyoruz… Batıda ortaya çıkan fikir ve kurumlar, teşekkül sebepleri ve aktörleri anlaşılmadan, Türkiye'ye aktarıldığından, bu aktarma nominalizmle sınırlı bir çerçevede kalıyor. Bu nominalizmin sebebi ise, aktarmayı akleden ve tatbik eden bürokrat seçkinlerin toplumsal değişikliklerden korkan “tutucu” tavırlarıdır. Şerif Mardin, Jöntürklerin bu durumunu Karl Mannheim'ın bürokratik “tutuculuk” kavramıyla açıklar… Tek parti dönemi de, esas itibarıyla aynı toplumsal tabana dayandığından bürokratik tutuculuğu devam ettirmiştir. Muhafazakarlık, bu düşünceye sahip olan toplumsal gruba göre farklılaşmakta, hatta birbirlerine rakip olabilmektedir. Bu ayrımı ifade edebilmek için bürokratik muhafazakarlığı “bürokratik tutuculuk” şeklinde adlandırmayı tercih ediyorum. Esasen bugün Türkiye'de tayin edici siyasi bölünme, bu temele oturmaktadır: Orta sınıflara ve taşra burjuvazisine dayanan AK Parti'nin muhafazakar demokratlığı ve muhafazakar reformculuğu karşısında, bürokratik tutuculuğu temsil eden CHP ve Ulusalcılar.
Bürokrasi, mevcut toplumsal düzeni ve hiyerarşiyi hukukun rasyonalitesi içinde anlamakta ve bu şekilde kendi hakim konumunu korumaya çalışmaktadır. Kavramın mucidi Mannheim, bürokratik tutuculuk düşüncesini şöyle anlatıyor:
'' Tüm siyasal sorunları yönetimle ilgili sorunlara dönüştürmek.. Tüm siyasal sorunları yönetim örgüsü altında gizlemek, memurun eylem alanını yalnızca halihazırda formüle edilmiş yasaların sınırları içinde varolduğu gerçeğiyle açıklanabilir. Dolayısıyla hukukun genesis'i veya gelişmesi onun eylem alanının dışında kalmaktadır. Toplumsal olarak sınırlı ufkunun bir sonucu olarak görevli, yapılmış her yasanın arkasında özgül bir toplumsal olarak biçimlendirilmiş dünya görüşünün bulunduğunu görememektedir. ''
CHP'nin programı yerine uzun bir süre kullanılan 9 Umdeden birinin, memurların korunup kollanmasına ilişkin olması bu bakımdan manidardır. CHP, tek parti döneminde ve daha sonra da esas itibarıyla bürokrasiye ve taşrada da eşrafa dayanmıştır. CHP'ye muhalefet eden partilerin önceliği de bürokrasinin sınırlanması olmuştur. Bugün “sahici Türk solu”nun büyük isimleri de bürokrasiye karşı olan isimlerden müteşekkildir: Mustafa Suphi'den Mehmet Ali Aybar'a, Turan Güneş'ten İdris Küçükömer'e, Toplumcu Düşün Dergisi'nden Birikim Dergisi'ne...
CHP ideolojisinde de, Jöntürklerden beri Türk aydınları üzerinde etkisi görülen pozitivist espri görülmektedir. Pozitivizm bir yönüyle de Fransız Devrimine, onun düzensizliğine karşı duyulan tepkiyi ifade etmektedir. O yüzden de pozitivizmin mottosu İttihat ve Terakki'ye de adını verecek olan '' düzen ve ilerleme '' olacaktır.
Türk bürokratik tutuculuğunun ilericilik iddiası, Türk modernleşmesine karşı gelişen reaksiyonlarla temellendirilir. Niyazi Berkes bu reaksiyon hareketinin toplumsal tabanını, ''geleneksel bilgi ve üretim tekniği''yle iktidar ve refahlarını koruyabilecek yeniçeri, ulema ve esnaf arasındaki büyük koalisyonda görür. Berkes, böylece muhafazakarlığı, modernleşme hareketleri karşısında güç ve itibar kaybedenlerin reaksiyonerliğiyle tanımlamaktadır.
Berkes ve bürokratik tutucu düşüncenin açıklayamadığı husus, Türk modernleşmesini kabul ederek geliştirmeye yönelen muhafazakarlıktır. Bu bağlamda Kemal Karpat'ın çalışmaları izah edici olmaktadır. Karpat, modernleşme sürecinde yükselen, güç ve itibar kazanan toplumsal kesimlerin muhafazakarlığına işaret etmektedir. Bu üst orta sınıflar din, müteşebbislik ve iktisadi dürtüleri içeren bir muhafazakar modernleşmeyi arzulamaktadırlar.
Karpat'ın işaret ettiği çerçevenin 1959 yılında yazıldığı hatırlanırsa, esas olarak Demokrat Parti tecrübesini ele aldığı anlaşılabilir. Ancak modernleşmeyi de içeren bir anlamda muhafazakarlığı, devlet adamı ve tarihçi Cevdet Paşa'ya kadar götürmek mümkündür. İkinci Meşrutiyet döneminin terminolojisiyle söylersek ''muhafazakar ve inkılapçı'' iki ismi burada hatırlatmam temanın ne kadar derinlere kök saldığını gösterecektir: Bunlardan birisi milli şair Mehmet Akif Ersoy, diğeri ''milli mütefekkir'' Ziya Gökalp'tir.
Bu bakımdan hem Gökalp hem de Mehmet Akif'in fikirlerinden çizgiler taşıyan Mümtaz Turhan ve Erol Güngör, bürokratik muhafazakarların mecburi kültür değişmelerinin toplumda yarattığı direnişe karşılık, muhafazakar reformcuların serbest kültür değişmelerinin asıl toplumsal değişmeyi yarattığını şöyle açıklıyorlar: “Teknolojik medeniyetin” Türkiye’ye büyük bir hızla girişi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlamıştır. Bu yıllarda birkaç büyük iktisadî devlet teşekkülü kurulmuştur. Teknolojik değişimi, bunlarla birlikte ve belki de daha ziyade bunların dışında gerçekleştirmiş olan kadrolar, “Avrupacı” tiplerden çok yerli tiplerden oluşmaktadır. Bunlar kısmen liberalleşen siyasî havadan faydalanan, pratik, pragmatik, iktisadî işleri iktisat kuralları çerçevesinde ele alan, lafçılıktan ve ideolojiden uzak, farklı kesim ve görüşlerde olmakla beraber esas olarak merkezde ve sağda yer alan kimselerdir.
Türkiye’de muhafazakâr kesimin ihtirasla sanayileşmeyi istemeleri bazı çevreleri şaşırtmaktadır. Bu şaşkınlık sosyal ve kültürel yapı ile iktisadî yapı arasındaki ilişki hakkında edindikleri yanlış fikirlerin sonucudur. Özellikle Marksizmin etkisi altında oluşan yanlış kanaate göre, sanayileşmenin tedirgin ettiği birtakım zümreler, toplumda sarsılan yerlerine duydukları özlemle eski düzeni isterler. Gerçekten sanayileşmenin tedirgin ettiği bazı zümrelerin, özellikle büyük sermaye karşısında tutunamayan esnaf ve zanaatkârların, muhafazakâr siyasî hareketlere katıldıkları doğrudur, “ancak muhafazakârlık ile sanayileşmenin birbirine zıt istikametleri temsil ettiği söylenemez.” Aksine sanayileşmenin öncüleri, sanayi öncesi toplumda şu veya bu sebeplerle kenara düşmüş olan gruplardır. Max Weber’in “misafir halk” dediği bu grupları “etnik azınlıklar, kendilerini cemiyetin tam içinde saymayan dinî gruplar veya diğer zümreler, kısacası cemiyetin geleneksel hayatına tam intibak etmemiş fert ve gruplar” teşkil etmektedir. Cumhuriyet inkılapları ile merkezin dışında, kenarda kalan muhafazakârlar, sanayileşme marifetiyle toplumsal ilişkiler ağını ve hiyerarşiyi değiştirmek istemektedirler. Türk iktisadi zihniyetini ve dinle ilişkisini inceleyen Sabri Fehmi Ülgener, bu değişime işaret etmektedir.
1946'dan sonra Türk siyasi hayatı, ana hatlarıyla bürokratik tutuculukla, orta sınıfların muhafazakarlığı arasındaki mücadeleyle geçmiştir. Geleneksel Cumhuriyet burjuvazisinin, 1970'lere kadar bürokratik tutucuları ve onların siyasi temsilcisi CHP'yi desteklemiş olması, taşra burjuvazisinin desteklediği DP ve AP'nin, geniş kitlelerce orta sınıfların partileri olarak kabul edilmesini kolaylaştırmıştır. 1950'den sonra sanayi, tarım, ulaştırma ve ticarette yaşanan hızlı ve büyük değişim, bürokratik muhafazakar elitleri fevkalade rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın sebebi, bürokrat elitin halk üzerindeki kontrol ve iktidarlarını kaybetmesidir. Bu rahatsızlık, 27 Mayıs 1960 askeri darbesine, bürokratların seçilmişlerin iktidarlarını paylaşacakları 1961 Anayasasına ve iktisadi gelişmelerin kontrol altına alınacağı planlama uygulamalarına yol açacaktır.
AP ise bürokratik elitle siyasi alanda açık bir çatışmaya girmeden kültürel sahada sembolik, iktisadi alanda önemli mücadelelerde bulunacaktır. Ancak AP de yeni burjuvazi içindeki farklılaşma ile iktisadi gelişmelere intibak edemeyen esnaf ve zanaatkarı içine alacak bir hegemonya kuramadığı gibi, üstelik bu kesimin temsilcilerini de dışlayacaktır. Bunun neticesinde TOBB içindeki mücadeleyi takiben Necmettin Erbakan ve arkadaşları Milli Nizam Partisini kuracaklardır. Daha sonra da Ferruh Bozbeyli ve arkadaşları AP'den koparak Demokratik Partiyi kuracaklardır. Bu gelişmelerden önce, 27 Mayıs sonrasının ilk Meclis'inde bir AP'li milletvekilinin, 19 Mayıs törenlerindeki kız öğrencilerin kıyafetini eleştirmesi üzerine, Partiden derhal ihraç edilmesi muhafazakarlığın siyaseten bir varlık göstermesinin ne kadar zor olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. AP'nin bu zorluğu aşamaması, daha sonra önemli gelişmeler doğuracak, yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır.
1970'ler boyunca AP ve Süleyman Demirel, kuramadığı ideolojik hegemonyayı, selefi DP'yi hatırlatacak tarzda antikomünizm, otoriterlik ve milliyetçilik vurgusuyla sağı patronajı altına alarak kurmak stratejisini izledi. Stratejinin diğer ayağı da sola karşı, bürokratik elitlerle ittifakın yolunu açmaktı. Bu güzergahı, sadece siyasetçiler değil, muhafazakar aydınlar da kullanmıştır. Türk muhafazakarlığının en önemli dergilerinden Demokrat parti döneminde neşredilen Türk Düşüncesi dergisinin macerası bunun tipik bir örneğidir. Bu stratejiye, 12 Eylül ve sonrası dönemde ANAP ve DYP, hatta bir ara RP de başvuracaktır. 12 Eylül sonrası Turgut Özal ve ANAP, özellikle iktisadi liberalizm ve kısmen de siyasi liberalizm istikametinde reformlar yaparak bürokratik elitin iktidar sahasını iyice daraltır. Bu reformlara dünyada esen liberalizm dalgası yardım ederken, silahlı bir şiddet hareketine dönüşen Kürt sorunu etrafında, 12 Eylülün mirası olan otoriter milli güvenlik rejimi engel olacaktır.
1990 sonrası Türkiye'sinde yaşanan sorunlar karşısında, geleneksel siyasi parti ve resmi kurumların çözüm üretemeyişi, üstelik her sahada dönemin etkin aktörü Demirel'in deyişiyle ''rutin dışı''na çıkan uygulamalar sonucunda 14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara geldi… Sabah gazetesinin imaşetiyle “Anadolu İhtilali”, Birikim dergisinin ifadesiyle ''muhafazakar demokrat inkılap'' meydana geldi…