İnsanları anlamak için bazen uzun psikolojik testlere, kişilik analizlerine, yıldız haritalarına ya da binlerce sayfalık biyografilere gerek yoktur.
Bir bardak koyun masaya.
Yarısına kadar su doldurun ve sorun:
“Sizce bu bardak yarı dolu mu, yarı boş mu?”
Cevap, sandığımızdan çok daha fazlasını anlatır.
Kimi hemen “Yarı dolu” der. Hayata imkânlar üzerinden bakar. Eksilene değil, kalana odaklanır. Kimi “Yarı boş” der. O da belki karamsar değildir; yalnızca eksik olanı fark edecek kadar gerçekçidir.
Bir başkası ise soruya itiraz eder:
“Bardağın neden yarısı dolu ya da boş olmak zorunda? Biraz daha su koyun.”
İşte asıl mesele belki de budur.
Çünkü hayat, çoğu zaman bardağın ne kadar dolu olduğundan ziyade bizim nereye baktığımızla ilgilidir.
Aynı bardak, farklı hayatlar
Stoacı filozof Epiktetos'un çok bilinen bir düşüncesi vardır: İnsanları olaylar değil, olaylar hakkındaki yargıları etkiler.
Aynı olay iki insanın hayatında iki farklı hikâyeye dönüşebilir.
Bir insan işini kaybeder ve “Hayatım bitti” der.
Bir başkası aynı şeyi yaşar ve “Artık başka bir şey denemenin zamanı geldi” diye düşünür.
Birinin bardağı yarı boştur.
Diğerinin yarısı doludur.
Ama bardak aynıdır.
Marcus Aurelius da insanın dışarıdaki olaylardan çok, zihnindeki yorumla mücadele ettiğini anlatır. Stoacıların temel meselesi aslında “Her şeyi olumlu düşün” değildir. Daha derin bir şey söylerler:
Kontrol edemediğin şeyle kavga etmek yerine, kontrol edebildiğin şeye bak.
Bugünün popüler kültürü bunu başka kelimelerle anlatıyor.
Rocky Balboa'nın o meşhur sözünü hatırlayın:
“Hayatın ne kadar sert vurduğu önemli değil. Önemli olan ne kadar sert darbe alıp yoluna devam edebildiğin.”
Bu, bardağın yarısını dolu görmekten daha fazlasıdır.
Bardağı yeniden doldurabilme iradesidir.
Peki ya bardağın gerçekten boş tarafı varsa?
Burada iyimserlik ile saflık arasındaki çizgi başlıyor.
Her şeye “pozitif” bakmak zorunda değiliz.
Bazen bardak gerçekten boştur.
Bazen hayat gerçekten adaletsizdir.
Bazen kaybettiğimiz şey, “her şeyin bir hayrı vardır” cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar değerlidir.
Nietzsche'nin dünyasında insan, acının ve zorluğun içinden geçerek kendisini yeniden kuran bir varlıktır. Onun meşhur düşüncesi şudur:
“Beni öldürmeyen şey güçlendirir.”
Bu cümle zamanla o kadar popülerleşti ki sosyal medyada neredeyse her motivasyon paylaşımının altına yazılabilecek bir slogana dönüştü.
Oysa Nietzsche'nin söylediği şey, “Başına ne gelirse gelsin mutlu ol” değildir.
Daha sert bir şeydir:
Başına gelenin seni tanımlamasına izin verme.
Çünkü bazen mesele bardağın dolu tarafını görmek değil, kırılmış bardağın parçalarından yeniden bir kap yapabilmektir.
Pollyanna mı, Albert Camus mu?
Popüler kültür bize iyimserliğin sembolü olarak Pollyanna'yı verdi.
Pollyanna, kötü olanın içinde bile iyi bir şey bulmaya çalışıyordu.
Bugünün sosyal medya dünyasında ise bunun modern versiyonlarını görüyoruz:
“Her şey çok güzel olacak.”
“Evrene güven.”
“Negatif insanlardan uzak dur.”
“Olumlu düşün, olumlu yaşa.”
Bunların bazısı insana gerçekten güç verebilir.
Fakat hayat yalnızca güzel sözlerden ibaret değil.
Albert Camus'nün “Sisifos Söyleni”nde insanın anlamsızlık karşısındaki mücadelesi vardır. Sisifos, kayayı dağın tepesine çıkarır; kaya yeniden aşağı yuvarlanır. Ve bu döngü tekrar eder.
Camus'nün asıl meselesi şudur:
Hayatın bütün sorularına cevap bulamasak bile yaşamaya devam edebilir miyiz?
Belki de bardağın üçüncü hali burada ortaya çıkıyor.
Yarı dolu değildir.
Yarı boş da değildir.
Ama yine de içmeye devam ederiz.
Sosyal medyanın “mükemmel hayat” bardağı
Bugün bardağın kendisinden çok, başkalarının bardaklarıyla ilgileniyoruz.
Instagram'a giriyoruz.
Birinin tatili.
Birinin yeni arabası.
Birinin düğünü.
Birinin terfisi.
Birinin lüks restoranı.
Birinin kusursuz ailesi.
Birinin sabah 05.00'te kalkıp spor yapması...
Sonra kendi hayatımıza bakıyoruz.
Ve kendi bardağımızı başkasının fotoğrafıyla ölçmeye başlıyoruz.
Oysa sosyal medya bize insanların bardağını değil, bardağın fotoğrafını gösteriyor.
Kimse kavga ettiği geceyi paylaşmıyor.
Kimse banka hesabına bakıp endişelendiği sabahı hikâyesine koymuyor.
Kimse ailesiyle yaşadığı kırgınlığı filtreleyip Instagram'a yüklemiyor.
Herkes bardağın ışık alan tarafını gösteriyor.
Sonra biz kendi hayatımızın karanlık tarafıyla onların aydınlık fotoğrafını karşılaştırıyoruz.
Ve mutsuz oluyoruz.
Belki mesele bardağın yarısı bile değildir
Sokrates'in “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” düşüncesi burada başka bir anlam kazanıyor.
Belki de kendimize sormamız gereken soru:
“Bardağım yarı dolu mu, yarı boş mu?”
değil.
“Ben neden sürekli bardağın seviyesini ölçüyorum?”
Çünkü bazı insanlar hayatı yaşamak yerine sürekli hayatlarını değerlendirmekle meşgul.
Ne kadar kazandım?
Ne kadar kaybettim?
Kim benden ileride?
Kim geride?
Ne eksik?
Ne fazla?
Kaç yaşında ne yaptım?
Arkadaşımın arabası neden daha iyi?
Komşumun evi neden daha büyük?
Bir başkasının çocuğu neden daha başarılı?
Böyle bakınca insanın elindeki bardak ne kadar dolu olursa olsun yetmiyor.
Çünkü mesele suyun miktarı değil.
Karşılaştırmanın susuzluğu.
Bardağın hangi tarafındasınız?
Belki siz iyimserlerdensiniz.
Bardağın yarısını görüp “Ne güzel, hâlâ yarısı var” diyorsunuz.
Belki gerçekçisiniz.
“Evet, yarısı var ama yarısı da yok” diyorsunuz.
Belki mücadelecilerdensiniz.
“Boşsa doldururuz” diyorsunuz.
Belki filozofların tarafındasınız.
“Bardağı kimin doldurduğu, neden doldurduğu ve benim neden o bardağa baktığım daha önemli” diyorsunuz.
Belki de artık bu sorudan sıkıldınız.
Bardağın ne yarısıyla ne boşuyla ilgileniyorsunuz.
Çünkü bir noktadan sonra insan anlıyor:
Hayat, bardağın doluluk oranından ibaret değil.
Bazen suyu paylaşmak gerekiyor.
Bazen bardağı başkasına uzatmak.
Bazen bardağı kırıp yeniden yapmak.
Bazen de bardağı masada bırakıp dışarı çıkmak.
Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri, elimizdeki bardağın hayatın kendisi olduğunu sanmak.
Oysa bardak sadece bardaktır.
Asıl mesele, o bardakla ne yaptığımızdır.
Şimdi tekrar soruyorum:
Bardağın hangi tarafını sevenlerdensiniz?
Yarı dolu diyenlerden mi?
Yarı boş diyenlerden mi?
Yoksa bardağı alıp yeniden dolduranlardan mı?
Belki de en güzel cevap şudur:
“Ben bardağın tarafını değil, hayatın tarafını tutuyorum.”