Tolstoy, 1881 yılında kaleme aldığı o sarsıcı ahlaki metnine tek bir soruyla isim vermişti: İnsan Ne İle Yaşar? Büyük yazarın cevabı basitti; insan sevgiyle, başkalarına duyduğu sorumlulukla ve üreterek yaşardı.
Psikiyatrist Viktor Frankl ise Auschwitz toplama kampının cehenneminden sağ çıktıktan sonra insan ruhunun anatomisini çıkarırken çıtayı daha felsefi bir yere koydu: İnsanın en temel motivasyonu haz ya da güç değil, "anlam arayışıdır". Frankl’a göre bir insan uğruna acı çekeceği, emek vereceği ve kendisini aşacağı bir gaye bulamazsa, içine düşeceği yer kaçınılmaz olarak bir "varoluşsal boşluk"tur (existential vacuum).
Bugün, trilyon parametreli modellerin, insan zihninin tüm bilişsel tekelini yerle bir ettiği bir eşikteyiz. Ve o kadim soru, tarihte hiç olmadığı kadar yakıcı bir biçimde geri dönüyor: Her şeyin kusursuzca, saniyeler içinde ve bizden katbekat iyi yapılabildiği bir dünyada, insan ne için yaşayacak?
Matrix’in Cennet Hatası ve WALL-E’nin Bebekleşen İnsanları
Popüler sinema, bu varoluşsal felaketi teknik bir siber savaştan çok daha önce sezmişti.
The Matrix filminde Ajan Smith’in Morpheus’a anlattığı o sahneyi hatırlayın: Mimar’ın tasarladığı ilk Matrix bir cennettir; acı yoktur, zahmet yoktur, herkes her istediğine anında ulaşır. Sonuç tam bir felakettir; zihinler bu pürüzsüz dünyayı reddeder, simülasyon çöker ve tüm denekler ölür. İnsan psişesi, direncin, çatışmanın ve üstesinden gelinen engellerin olmadığı bir ortamda nefes alamaz.
Benzer bir distopyayı Pixar’ın WALL-E filminde izlemiştik. Tüm işlerin, üretimin ve kararların yapay zekâya ve otomasyona devredildiği devasa uzay gemisi Axiom’da yaşayan insanlar; yürümeyi bile unutmuş, yüzen koltuklarında ekrandan sıvı gıda tüketen, birbirinin yüzüne bakamayan devasa bebeklere dönüşmüştü.
Spike Jonze’un Her filminde ise Theodore’un insan ilişkilerinin o yaralayıcı, karmaşık ve emek isteyen doğasından kaçıp, kendisini asla incitmeyen, her lafını onaylayan bir yapay zekâ işletim sistemine (Samantha) sığınışını izledik.
Bu kurguların ortak paydası şudur: Yapay zekâ insanın önündeki "zahmeti" kaldırdığında, onunla beraber insan psikolojisinin omurgasını da kırar.
Sisifos’un Çalınan Kayası: Zahmet Yoksa Anlam da Yok
Fransız varoluşçu Albert Camus, absürd felsefesini Sisifos Söyleni üzerine kurar. Tanrılar tarafından devasa bir kayayı dağın tepesine yuvarlamakla cezalandırılan Sisifos, kaya tam zirveye ulaştığında onun yeniden aşağı yuvarlanışını izler. Camus bizi şu sarsıcı hükümle baş başa bırakır: "Sisifos’u mutlu hayal etmek gerekir." Çünkü insanı insan kılan, o kayayı dağın yamacına çıkarırken döktüğü ter, çektiği kas ağrısı ve boşluğa karşı gösterdiği o inatçı çabadır.
Şimdi bir yapay zekânın gelip Sisifos’a şöyle dediğini düşünün: "Sen kenara çekil, o kayayı ben 0.4 saniyede en optimal rotayla zirveye çıkarırım."
İşte modern insanın trajedisi tam olarak budur. Kaya artık tepededir ama Sisifos yamaçta elleri bomboş, donakalmıştır.
Alman filozof Arthur Schopenhauer, hayatın "acı ile can sıkıntısı" arasında gidip gelen bir sarkaç olduğunu söyler. Bir arzumuz olduğunda acı çekeriz; ona ulaştığımızda ise derin bir can sıkıntısına düşeriz. Yapay zekâ, insan türünün önündeki "acı ve emek" kısmını radikal biçimde buduyor. Geriye kalan tek şey, o sarkacın diğer ucundaki devasa, boğucu ve felç edici can sıkıntısıdır.
Geleceğin Psikolojik Teşhisi: Algoritmik İkame ve Anhedoni
Sigmund Freud, sağlıklı bir zihnin iki temel ayağı olduğunu savunurdu: Lieben und arbeiten (Sevmek ve çalışmak/üretmek).
Önümüzdeki yıllarda insan psikolojisini bekleyen en büyük kırılma; geleneksel manada "üretmenin" getirdiği tatminin buharlaşmasıdır. Bir roman yazmak için 5 yılını veren yazar, bir tablo için gecesini gündüzüne katan ressam ya da bir problemi çözmek için 10 yıl dirsek çürüten bilim insanı... Zihinsel gayretin yerini birkaç kelimelik istemler (prompt) aldığında, elde edilen nihai çıktı ne kadar estetik olursa olsun, üreten kişinin ruhunda derin bir "sahtelik" ve "bilişsel yetersizlik" tortusu bırakır.
Bu sürecin insan ruhunda yaratacağı üç ana patoloji şimdiden belirginleşiyor:
- Haz Yitimi: Emeksiz gelen başarının hiçbir dopaminerjik karşılığı yoktur. Her şeyin anında üretilebildiği bir dünyada, hiçbir şey kıymetli olmayacaktır.
- Yabancılaşmanın Zirvesi: Karl Marx emeğin ürüne yabancılaşmasından bahsetmişti; şimdi insan kendi zihinsel kıvılcımına yabancılaşacak. "Bunu ben mi düşündüm, yoksa algoritma mı beni bu düşünceye yönlendirdi?" kuşkusu zihinleri kemirecek.
- Sahte Narsisizm ve Yalnızlık Salgını: Her filmindeki gibi, bizi asla yargılamayan, kusurlarımızı tolere eden ve zihnimize ayna tutan algoritmik arkadaşlar edindikçe; gerçek, kanlı canlı ve çatışmalı insan ilişkilerine tahammülümüz kalmayacak. Kusursuz dijital aynalara baktıkça, diğer insanları "zahmetli birer pürüz" olarak göreceğiz.
İnsan, hayatı optimize etmek için yaşamaz. İnsan; kırılganlığıyla, yanılabilirliğiyle, ölümün varlığıyla ve o ölüm gelene kadar dünyada bıraktığı kusurlu izlerle anlam bulur.
Eğer gelecekte yapay zekânın vadettiği o steril, her şeyi çözen, pürüzsüz "cennete" teslim olursak; elde edeceğimiz şey huzur değil, ruhsal bir çürüme olacaktır. İnsanı kurtaracak olan tek şey, algoritmanın asla taklit edemeyeceği o "kusurun kutsallığına" geri dönmektir: Yenilme pahasına denemek, saçma olduğunu bilerek sevmek, hiçbir pratik faydası olmasa da o taşı kendi ellerimizle dağın tepesine çıkarmakta ısrar etmek.
Makineler her şeyi bilebilir ve her şeyi çözebilir. Ancak insanın yaşam gayesi bir çözüme ulaşmak değil; o çözümsüzlüğün ortasında kendi kırılgan onurunu koruyabilmektir.