Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayımlanan ve insanlık tarihinin en ürkütücü kırılmalarından birini müjdeleyen bir haber okuduk: Kaliforniya merkezli uzay girişimleri, yörüngeye yerleştirecekleri devasa yansıtıcı aynalar (uydu filoları) aracılığıyla güneş ışığını yakalayıp, gece saatlerinde yeryüzündeki güneş tarlalarına ve şehirlere yansıtmayı planlıyor.
Kâğıt üzerinde sunulan PR metni her zamanki gibi steril, ulvi ve ikna ediciydi:
"Güneş enerjisinden 7/24 faydalanmak, fosil yakıtları bitirmek ve iklim kriziyle savaşmak."
Ancak bu distopik mühendislik harikasının arkasında, yeryüzünün sınırlarını çoktan tüketmiş ve şimdi kozmosu parsellemeye çalışan o tanıdık tekno-feodal açgözlülük yatıyor. İnsanlık, ekolojik yıkımı durdurmak için kendi tüketim çılgınlığını ve enerji oburluğunu frenlemek yerine; Güneş Sistemi'nin 4.5 milyar yıllık ritmini hacklemeye çalışıyor.
7/24 Kapitalizm ve Son Sığınak "Gece"nin Düşüşü
Kültür kuramcısı Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykunun Sonu adlı o enfes eserinde, modern sistemin "geceyi" ve "karanlığı" tahammül edilemez bir zaman kaybı, kâra dönüştürülemeyen "ölü bir yatırım" olarak gördüğünü anlatır. Gece ve uyku; üretimin, tüketimin, veri madenciliğinin ve sömürünün durduğu o son biyolojik sığınaktır.
Uzay aynaları projesi, bu sığınağa yapılmış son nihai taarruzdur. Kapitalizm, geceyi bir dinlenme alanı olmaktan çıkarıp, "Satın alınabilir bir aydınlık vardiyasına" dönüştürmek istiyor. Karl Marx'ın tanımladığı o meşhur "yabancılaşma" kavramı, artık sadece işçinin emeğine veya doğaya değil, insanlığın evrensel zaman algısına sıçramış durumda. Yapay bir gündüzün altında, hiç uyumayan, sürekli enerji üreten ve sürekli tüketen bir hiper-performans köleliği inşa ediliyor.
Hannah Arendt ve Dünyadan Kaçışın Kibri
Filozof Hannah Arendt, İnsanlık Durumu (The Human Condition) kitabında Sputnik’in uzaya fırlatılmasını yorumlarken, modern Homo Faber’in (Yapan İnsan) doğal sınırları reddetme eğilimini ve "dünyadan kaçışını" eleştirir. İnsan, kendisine bahşedilen gezegensel ritmi bir yuva değil, aşılması gereken bir "hata" olarak görmektedir.
Kaliforniya'daki uzay aynaları, bu kibrin zirvesidir. Gökyüzüne yerleştirilecek yapay güneşler yüzünden yönünü kaybedecek göçmen kuşları, sirkadiyen ritmi (biyolojik saat) bozulacak ekosistemleri, gece avlanan veya üreyen milyonlarca türün yaşayacağı biyolojik çöküşü kimse hesaba katmıyor. Tıpkı Günther Anders'in o meşhur "Prometeusçu Fark" kavramında uyardığı gibi: Dünyayı gece yarısı aydınlatacak mühendislik kapasitesine sahibiz ama bunun yaratacağı biyolojik ve psikolojik yıkımı kavrayacak ahlaki akıldan tamamen yoksunuz.
Gökyüzünün Özelleştirilmesi
Daha karanlık bir soru soralım: Bugün "güneş enerjisi tarlalarını" aydınlatmak için kullanılacağı söylenen o aynaların, yarın "Premium Işık Paketi" satın alan ultra zenginlerin malikânelerini aydınlatmayacağını kim garanti edebilir? Veya yakın gelecekte bu teknolojinin devasa gökyüzü reklam panolarına dönüşmeyeceğini?
Binlerce yıldır insanlığın ortak ilham kaynağı, Kant'ın ahlak yasasını hissettiği, şairlerin sonsuzluk duygusu olan yıldızlı gece gökyüzü; teknoloji oligarklarının yansıtıcı aynaları ve Starlink uydu çöplükleriyle devasa bir şantiye alanına dönüştürüldü.
Fransız filozof Michel Foucault, Panoptikon'da her şeyin gözetlendiği, sürekli aydınlık olan bir hapishaneden bahseder. Işığın hiç sönmediği bir dünya, bir ütopya değil; iktidarın, gölgelerin bile saklanmasına izin vermediği devasa bir açık hava hapishanesidir.
Karanlıktan korkan çocuklara masallar anlatılırdı. Bugün geceyi bir "verimsizlik" olarak görüp onu öldürmeye ve ışığı uzaydan satılık bir metaya dönüştürmeye çalışan sistemin kendisi en büyük kâbusumuz oldu. Geceyi satın aldıklarını sanıyorlar; oysa sadece hepimizi yıldızları bir daha asla göremeyeceğimiz bir ışık körlüğüne mahkûm ediyorlar.