Sabah uyanır uyanmaz LinkedIn’de "kusursuz" kariyer basamaklarını tırmanan akranlarımızı, Instagram’da filtrelenmiş pürüzsüz hayatları, TikTok'ta ise sabah 5'te kalkıp dünyayı kurtaran "ideal" insan modellerini izliyoruz. İçimizde hep aynı kemirgen, huzursuz ses yankılanıyor:
“Yeterince iyi değilsin, daha fazlasını yapmalısın, asla hata yapmamalısın.”
London School of Economics psikologlarından Thomas Curran, kitabı The Perfection Trap (Mükemmeliyetçilik Tuzağı) ile tam da bu toplumsal yaraya parmak basıyor. Curran’a göre mükemmeliyetçilik, CV’lerimize gururla yazdığımız sevimli bir "gizli güç" ya da başarı motivasyonu değil; modern dünyanın bizi içten içe kemiren, anksiyete ve depresyonla beslenen en tehlikeli psikolojik arka kapısıdır.
Felsefi Temel: Başarı Toplumunun Gönüllü Köleleri
Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Tükenmişlik Toplumu kitabında bugünün insanını çok net tanımlar: “Artık bizi zorlayan, kırbaçlayan dışsal bir egemen yok; insan artık kendi kendinin hem patronu hem de kölesidir.” İşte mükemmeliyetçilik, bu gönüllü köleliğin en rafine halidir.
Thomas Curran kitabında, bu takıntının bireysel bir karakter kusuru olmadığını, tamamen neoliberal sistemin ve meritokrasi (herkes hak ettiği yerdedir) yalanının bir ürünü olduğunu savunur. Sistem bize ulaşılamaz, gerçek dışı standartlar koyar; bu standartlara ulaşamadığımızda ise faturayı tamamen bizim "bireysel yetersizliğimize" keser.
Tıpkı Albert Camus'nün Sisifos Söyleni’ndeki gibi; o kusursuzluk kayasını her gün büyük bir hırsla dağın zirvesine doğru itiyoruz, ancak kaya her seferinde üzerimize yuvarlanıyor ve biz ertesi sabah daha büyük bir suçluluk duygusuyla yeniden başlıyoruz.
Popüler Kültürün Kanlı Sahnesi: Black Swan ve Whiplash
Sinema dünyası, kusursuzluk arayışının insan ruhunu nasıl bir canavara dönüştürdüğünü sarsıcı başyapıtlarla defalarca yüzümüze vurur.
Darren Aronofsky’nin Black Swan (2010) filmini hatırlayın. Natalie Portman’ın canlandırdığı balerin Nina, beyaz ve siyah kuğuyu "kusursuz" oynayabilmek adına bedenini, zihnini ve ruhsal sağlığını parça parça feda eder. Filmin o tüyler ürpertici final sahnesinde, kendi mükemmeliyetçiliğinin kurbanı olup kanlar içinde yerde yatarken fısıldadığı son söz şudur:
“I felt it. Perfect. I was perfect.” (Hissettim. Kusursuzdu. Kusursuzdum.)
Nina için mükemmellik, ancak ölümle ve yok oluşla takas edilebilen bir illüzyondur.
Benzer bir yıkımı Whiplash (2014) filminde de izleriz. Caz hocası Fletcher’ın “İngilizcedeki en tehlikeli iki kelime 'Aferin'dir” (Good and Job) mottosuyla öğrencilerini psikolojik bir işkenceye maruz bırakması, Andrew’un elleri kanayana kadar bateri çalması tam olarak bu "tuzağın" somut halidir. Andrew, tarihin en iyisi olmak adına tüm insanlığını ve sosyal bağlarını feda eder. Sinema bize fısıldar: Kusursuzluk takıntısı, insanı vahşileştirir.
Voltaire’in Uyarısı: Mükemmel, iyinin düşmanıdır
Bugün sosyal medya algoritmaları, Curran'ın "sosyal kaynaklı mükemmeliyetçilik" dediği şeyi adeta bir nükleer reaktöre dönüştürdü. Sürekli başkalarının en iyi anlarının "editlenmiş" versiyonlarını izleyerek kendi sıradan ama değerli hayatlarımızdan nefret ediyoruz. Voltaire yüzyıllar önce bu tehlikeyi tek bir cümleyle özetlemişti:
“Mükemmel, iyinin düşmanıdır.”
Bizler kusursuz olanın peşinde çılgınca koşarken; elimizdeki "iyi", "yeterli" ve "gerçek" olan anların tadını çıkarmayı unuttuk. Hatasız bir hayat sürmeye çalışmak, hiç yaşamamakla eş değerdir.
Doğu’nun Bilgeliği ve Cemil Meriç: Kusur, Bizi İnsan Yapan İmzadır
Thomas Curran’ın altını çizdiği bu Batı merkezli "kusursuzluk" baskısına karşı en güçlü panzehir, aslında Doğu felsefesinde yüzyıllardır uyuyan o kadim bilgelikte saklıdır.
Batı felsefesi (özellikle Antik Yunan’da Platon’dan başlayarak) mükemmelliği her zaman ulaşılması gereken nihai bir hedef olarak görmüştür. Batı medeniyeti kusursuzluğu bir "başarı standardı" olarak dayatıp insanı, tıpkı saat gibi işleyen mekanik bir araca dönüştürürken; Doğu düşüncesi insanı tüm eksikleri, zaafları ve hatalarıyla bir bütün olarak kucaklar.
Düşünür Cemil Meriç, modern insanın bu steril, hatasız kalıplara hapsedilmesine isyan ederken şu muazzam tespitte bulunur:
“İnsan bütün olarak insandır; zaaflarıyla, günahlarıyla, gözyaşlarıyla... Kusursuzluk, donmuş bir kütüphane rafıdır; oysa hayat tezatlar, acılar ve muhteşem hatalarla akar.”
Meriç’e göre insanı makineden veya bir yapay zekadan ayıran şey, tam da o tahmin edilemez pürüzleridir. Kendini kusursuz bir heykel gibi yontmaya çalışan, sıfır hatayla yaşamaya çalışan modern insan, aslında kendi canlılığını, yani "insanlığını" katletmektedir.
İlmekteki Kusur: "Wabi-Sabi" ve Türk Halıları
Doğu estetiğinde kusur, gizlenmesi ya da utanılması gereken bir "başarısızlık" değil; aksine, hayatın doğallığını ve faniliğini anlatan bir hakikat nişanesidir.
Örneğin, geleneksel el dokuması Türk halılarında ya da Çini sanatında ustalar, esere kasıtlı olarak küçük bir ilmek hatası veya gizli bir asimetri bırakırlar. Bu bilerek yapılmış bir "kusur"dur. Neden mi? Çünkü inanırlar ki mutlak kusursuzluk yalnızca Yaratan'a mahsustur. Kul, kendi yaptığı esere bir hata (kusur) işleyerek kendi faniliğini kabul eder ve haddini bilir.
Benzer bir anlayış, Japon felsefesinde "Wabi-Sabi" olarak karşımıza çıkar. Wabi-Sabi; kusurlardaki kusursuzluğu görebilmeyi, asimetriyi, eskimeden doğan güzelliği ve geçiciliği yücelten bir yaşam felsefesidir. Aşırı titiz, kusursuz ve simetrik bir tasarım anlayışına (Batı tarzına) karşı çıkar. Wabi-Sabi'ye göre, bir ahşap masadaki çatlak, bir vazodaki asimetri o eşyayı "değersiz" kılmaz; aksine ona ruh ve yaşanmışlık katar.
İşte tam da bu yüzden, varoluşun en yalın formülü şudur: "Kusur, yaratıcının ya da sanatçının imzasıdır." Fabrika bantlarından çıkan milyonlarca plastik bardak birbirinin tıpatıp aynısıdır, kusursuzdur; ama ruhsuzdur. El yapımı bir toprak fincandaki o hafif eğrilik, ustanın o anki nefesini ve parmak izini taşır.
Körlüğün Mükemmelliği ve Hafızanın Zaferi: Benim Adım Kırmızı
Batı'nın "başarı olarak mükemmellik" algısı ile Doğu'nun "kibri yok eden kusur" inancı arasındaki bu derin çatışma, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanında sarsıcı bir sanat felsepesine dönüşür.
Eski Doğulu nakkaşlar için en büyük ideal, dünyayı ve eşyayı Allah’ın gördüğü gibi; yani zamandan bağımsız, gölgesiz, saf ve mutlak kusursuzlukta çizmektir. Bu yüzden, bugün Batılı sanatçılar için en büyük övünç kaynağı olan "kendi tarzına (üslubuna) sahip olmak", Doğu geleneğinde affedilmez bir kusurdur. Bir nakkaşın çizdiği at resminde "kendine has" görünür bir tarz varsa, bu durum o nakkaşın egosunun (kibrinin) resme sızması demektir; yani ilahi mükemmelliğe ulaşamadığının kanıtıdır.
Romanın sonunda efsanevi nakkaşların kör olması, Batılı bir zihin için "trajik bir son" gibi görünse de, aslında Doğu düşüncesinde sanatsal bir zirvedir. Çünkü göz (dünyevi olan, gölgeleri ve geçici kusurları gören organ) kapandığında, zihin ve "saf hafıza" devreye girer. Kör olan nakkaş, artık dış dünyanın aldatıcı ışığına ve görüntülerine ihtiyaç duymadan, ömrü boyunca on binlerce kez çizdiği o "mükemmel atı" içindeki sonsuz karanlıkta, sadece hafızasını kullanarak, hiç hata yapmadan (kusursuzca) çizebilmektedir.
Burada fiziksel olarak "görmek" kusurdur. Deha ise gözü kapatıp, dünyevi tüm izleri (kendi imzasını) silerek o ilahi pürüzsüzlüğe, kusursuzluğa ulaşmaktır.
Pamuk, roman boyunca modern zihnimize ve sosyal medya profillerinde "en iyisi" olduğunu kanıtlamaya çalışan bizlere şu can alıcı soruyu fısıldar:
Gerçek dahi kimdir? Sürekli hata yapmaktan korkarak kendi egosunu (imzasını) gururla öne çıkaran narsist Batılı mı; yoksa kendi imzasını, kibrini ve benliğini silerek, o ilahi hiçliğe karışıp "körlüğün mükemmelliğine" ulaşan mütevazı Doğulu mu?
Sonuç: Kusurlu Olmanın Dayanılmaz Hafifliği
Thomas Curran’ın The Perfection Trap kitabıyla modern dünyaya reçete ettiği şey ile Doğu’nun kadim mirası aslında aynı kapıya çıkar: "Yeterince iyi" olmayı kabul etmek ve insan kalabilmek.
Bugün yapay zeka sıfır hatayla kod yazabiliyor, kusursuz senfoniler besteleyebiliyor. Dijital dünya pürüzsüzleştikçe, insanın değeri o pürüzlerde, yani kusurlarında saklı kalıyor. Bir şarkıcının detone olduğu o anki duygu patlaması, bir ressamın elinin titremesiyle tuvalde bıraktığı o fazla boya damlası taklit edilemez. Flawless (kusursuz) olan algoritmadır; kusur ise sizin bu dünyaya attığınız o biricik insanlık imzanızdır.
Japonların kırık seramikleri altınla birleştirerek ona eskisinden daha büyük bir değer kazandırdığı Kintsugi sanatı gibi; bizi biz yapan şey pürüzsüzlüğümüz değil, aldığımız yaralar ve düştüğümüz hatalardır.
Kendinizi o bitmeyen optimizasyon, sürekli verimli olma ve kusursuz görünme yarışından aşağı bırakın. Aynaya bakın ve kendinize şu özgürlük hakkını tanıyın: “Kusurluyum, hata yapabilirim ve bu halimle tamamen yeterliyim.” Çünkü bu acımasız ve mekanik çağda rasyonel kalmanın tek yolu, mükemmel bir robot olmayı reddedip, kusurlu bir insan olarak kalma cesaretini göstermektir.