39 yıl sonra Türkiye’de yaşanan fon krizi ise farklı nedenlerle de olsa aynı soruyu yeniden gündeme getiriyor: Herkes aynı anda parasını geri isterse ne olur?
Wall Street’in kara günü
Takvimler 19 Ekim 1987 Pazartesi gününü gösteriyordu.
New York Borsası açıldığında satış emirleri alış emirlerinin çok üzerindeydi. Bazı büyük şirketlerin hisselerinde işlemler bile zamanında başlayamadı.
Ardından satış dalgası büyüdü.
Dow Jones Sanayi Endeksi günü 508 puanlık kayıpla 1.738,74 seviyesinde tamamladı. Yüzde olarak kayıp %22,6 idi.
Bu oran bugün bile Dow Jones tarihindeki en büyük tek günlük yüzdesel düşüş olma özelliğini koruyor.
Dünya finans tarihine geçen o günün adı artık belliydi:
Kara Pazartesi.
Peki borsa neden çöktü?
Aslında felaket bir günde ortaya çıkmamıştı.
1987'nin ilk aylarında Amerikan borsaları büyük bir yükseliş yaşamıştı. Dow Jones, ağustos sonuna kadar yalnızca yedi ayda yaklaşık %44 değer kazanmıştı.
Ancak sonbahara gelindiğinde hava değişmeye başladı. ABD'nin dış ticaret açığı, doların değer kaybı ve faizlere ilişkin endişeler yatırımcıları tedirgin ediyordu.
16 Ekim Cuma günü sert satışlar yaşandı.
Hafta sonu boyunca korku büyüdü.
Ve pazartesi sabahı milyonlarca yatırımcı aynı şeyi yapmak istedi:
Satmak.
Bilgisayarlar krizi büyüttü mü?
Kara Pazartesi'yi diğer krizlerden ayıran en önemli unsurlardan biri, finans piyasalarında bilgisayarların giderek daha fazla kullanılmaya başlanmasıydı.
Dönemin popüler yöntemlerinden biri “portfolio insurance”, yani portföy sigortası olarak bilinen stratejiydi.
Mantığı basitti.
Piyasa düştükçe yatırımcının zararını sınırlamak amacıyla hisse senedi veya vadeli kontrat satılıyordu.
Tek bir yatırımcı bunu yaptığında sistem çalışabilirdi.
Ama binlerce büyük yatırımcı aynı yöntemi kullanınca tehlikeli bir döngü ortaya çıktı:
Fiyat düştü → satış yapıldı → satış fiyatı daha da düşürdü → yeni satışlar tetiklendi.
Federal Reserve'in daha sonraki incelemesine göre portföy sigortası tek başına çöküşün nedeni değildi. Ancak özellikle vadeli işlemler piyasasındaki satış baskısını artırarak krizin büyümesine katkıda bulunmuş olabileceğine dair güçlü bulgular vardı.
Yani insan korkusuyla bilgisayarların otomatik satış mekanizmaları birbirini beslemeye başlamıştı.
Dünyaya yayılan panik
Üstelik kriz yalnızca Wall Street'le sınırlı kalmadı.
Hong Kong'dan Londra'ya, Avustralya'dan Kanada'ya kadar dünya borsaları sert biçimde düştü.
1980'lerde finans piyasaları elektronik sistemler ve uluslararası sermaye hareketleriyle birbirlerine hiç olmadığı kadar bağlanmıştı.
Kara Pazartesi, küreselleşmenin başka bir yüzünü gösterdi:
Sermaye sınırları hızla aşabiliyorsa panik de aşabilirdi.
Fed devreye girdi
Çöküşün ardından gözler Amerikan Merkez Bankası'na çevrildi.
Fed Başkanı Alan Greenspan, 20 Ekim sabahı merkez bankasının ekonomik ve finansal sistemi desteklemek için likidite sağlamaya hazır olduğunu açıkladı.
Perde arkasında ise bankaların finansal kuruluşlara kredi vermeyi sürdürmesi teşvik edildi.
Amaç basitti:
Piyasadaki satış krizinin bir kredi ve ödeme sistemi krizine dönüşmesini engellemek.
Bu müdahale sonraki finansal krizlerde merkez bankalarının üstleneceği rol açısından da önemli bir örnek oluşturdu.
Kara Pazartesi dünyayı değiştirdi
1987 çöküşünün ardından finans piyasalarının işleyişi yeniden sorgulandı.
En önemli sonuçlardan biri “devre kesici” sistemlerinin geliştirilmesi oldu.
Piyasaların olağanüstü hızla düştüğü dönemlerde işlemlerin belirli sürelerle durdurulması öngörülüyordu.
Amaç paniği tamamen ortadan kaldırmak değildi.
Yatırımcıların düşünmesine zaman kazandırmak, fiyat oluşumunun bozulmasını önlemek ve kontrolsüz satışların bütün sistemi kilitlemesini engellemekti.
ABD piyasalarında devre kesiciler 1988'de uygulamaya konuldu.
39 yıl sonra Türkiye
Aradan 39 yıl geçti.
Bugün Türkiye finans piyasaları bambaşka bir krizle karşı karşıya.
Son üç yılda hızla büyüyen bazı yatırım fonları, yüksek enflasyon ve değer kaybeden lira karşısında yüksek getiri arayan yatırımcıların yoğun ilgisini çekti.
Sorun ise bazı fonların yatırımcıların paralarını geri istemesi üzerine ortaya çıktı.
Düzenleyici kurumlar geçtiğimiz ay yedi portföy yönetim şirketinin yönettiği 131 fonun tasfiyesine karar verdi.
Söz konusu fonların büyüklüğü üç yıl içerisinde 20 milyar doların üzerine çıkmış, yaklaşık yarım milyon yatırımcı bu fonlara yönelmişti.
Sorunun merkezinde likidite var
Bir yatırım fonunun kâğıt üzerinde milyarlarca liralık varlığa sahip olması, o paranın kasada nakit olarak beklediği anlamına gelmez.
Fonların elinde hisse senetleri ve başka finansal varlıklar bulunur.
Normal zamanlarda yatırımcı parasını istediğinde bu varlıkların bir bölümü satılır ve ödeme yapılır.
Fakat çok sayıda yatırımcı aynı anda çıkmak isterse sistem zorlanabilir.
Özellikle fonun elindeki varlıklar kolay satılamıyorsa daha büyük bir sorun ortaya çıkar.
Varlıkları hızla nakde çevirmek için fiyat düşürülür.
Fiyat düştükçe fonun değeri azalır.
Düşüşü gören başka yatırımcılar da çıkmak ister.
Böylece finans dünyasının en eski mekanizmalarından biri yeniden ortaya çıkar:
Likidite krizi.
Türkiye'deki mevcut krizde de bazı fonların yatırımcıların geri ödeme taleplerini karşılayamaması, düzenleyici müdahalenin önemli tetikleyicilerinden biri oldu.
Borsa da etkilendi
Fonlardaki sorun yalnızca fon yatırımcılarını etkilemedi.
Tasfiye beklentileri ve satış baskısı Borsa İstanbul'a da yansıdı. Reuters'ın aktardığı verilere göre BIST 100, eylül ayında 2008'den bu yana en kötü aylık performansını yaşadı.
16 Ekim'de MSCI'ın Türkiye endekslerindeki bazı değişiklikleri piyasa bütünlüğüne ilişkin kaygılar nedeniyle dondurmasının ardından BIST 100 ayrıca yüzde 3'ün üzerinde geriledi.
Endeks, mayıs ayındaki rekor kapanış seviyesinin yüzde 20'den fazla altında bulunuyordu.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise önceliğin sorunlu fonların tasfiyesinin tamamlanması ve yatırımcı haklarının korunması olduğunu açıkladı.
1987 ile 2026 aynı kriz mi?
Hayır.
Bu ayrımı özellikle yapmak gerekiyor.
1987 Kara Pazartesi'si küresel bir hisse senedi piyasası çöküşüydü. Bugün Türkiye'de yaşanan olay ise belirli yatırım fonlarında ortaya çıkan likidite, piyasa bütünlüğü ve tasfiye sorunlarının borsaya yaydığı baskıyla ilgili.
Tetikleyicileri, ölçekleri ve finansal mekanizmaları birbirinden farklı.
Fakat iki olayın kesiştiği önemli bir nokta bulunuyor:
Likidite ve güven.
Finans piyasaları yalnızca sahip olunan varlıkların değerine değil, gerektiğinde bu varlıkların satılabileceğine ve yatırımcının parasına ulaşabileceğine duyulan güven üzerine kuruludur.
Bu güven sarsıldığında herkes çıkış kapısına aynı anda yönelmeye başlayabilir.
Ve yeterince büyük bir kalabalık aynı anda çıkmak istediğinde, kapının ne kadar dar olduğu ortaya çıkar.
Finans tarihinin değişmeyen korkusu
19 Ekim 1987'de Wall Street'te yaşananların ardından dünya finans sistemi değişti.
Devre kesiciler geldi. Risk yönetimi modelleri yeniden değerlendirildi. Merkez bankalarının kriz dönemlerinde piyasaya likidite sağlamasının önemi daha iyi anlaşıldı.
Fakat teknoloji değişse de piyasanın temel psikolojisi değişmedi.
1987'de bilgisayar destekli satışlar düşüşü hızlandırdı.
2026 Türkiye'sinde ise bazı fonlardan gelen yoğun çıkış talepleri likidite sorununu görünür hale getirdi.
Aralarında 39 yıl ve tamamen farklı iki kriz var.
Ama finans tarihinin en tehlikeli sorusu hâlâ aynı:
Herkes parasını aynı anda geri isterse ne olur?