3 Ekim Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü, Türk Devletleri İşbirliği Günü veya Dünya Türk Günü olarak her yıl 3 Ekim tarihinde kutlanıyor... Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan arasında 3 Ekim 2009 tarihinde imzalanan Nahçıvan Anlaşmasıyla, bu anlaşmanın imza tarihi olan 3 Ekim'de Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü ilan edilmişti… Bugün adı değişen ve işbirliği zemini genişleyerek Türk Devletleri Teşkilatına (TDT) dönüşen Özbekistan’ın katılmasıyla büyüyen birlik üye ülkelerin, bölgenin ve dünyanın önemli ve örnek uluslararası kuruluşlarından birine dönüşmüş durumdadır. TDT bu yıl 29-30 Ekim tarihlerinde Ankara da liderler zirvesiyle toplanacak.
35 yıl önce Türkiye’nin iç ve dış politikasını tayin edecek derecede heyecana konu olan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığı meselesi, bugün daha soğukkanlı bir şekilde ele alınabilmektedir. Böyle ele alındığında Türkiye’nin bu stratejik derinlikten yeterince istifade edemediği, bununla beraber Türkiye’de bu konunun soğuk savaş döneminin bağımlı dış politikasından daha bağımsız dış politikaya yönelmesinde bir geçiş noktası teşkil ettiği söylenebilir. Bu geçiş noktası, Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri için aynı zamanda bir ortak medeniyet ve tarih tasavvurunun kapısını açıyor. Türkiye’nin doğusundaki Türkler ve bilhassa Orta Asya Türkiye’deki kimlik tartışmaları için muhataralı bir alanı ifade etmektedir. Türkiye’nin tek parti döneminde antik, hayali ve İslam öncesi bir Orta Asya vurgusuyla inşa edilmeye çalışılan Türk kimliği, bu vurgusuyla Orta Asya Türk tarihi ve topluluklarıyla Türk kimliğinin ilişkisini gerçeklik zemininden koparmıştır. Buna mukabil Türk Cumhuriyetleri de, Sovyet döneminin milliyetler politikasının sonucunda dini ve milli kimlikleri Sovyet kimliği lehine zayıflatmak amacıyla inşa edilen etnik ve bölgesel kimliklerle benzer bir tecrübe yaşamışlardır.
Oryantalizmin takdim ettiği Orta Asya tarihini “barbarlığın tarihi”ne indirgeme hatası, Orta Asya’nın komşu ve dünya medeniyetlerine yaptığı olağanüstü katkıların bugün artık yeni tarih literatüründe kabul görmesiyle düzeltilmiştir. Avrasya’da yeniden çizilen sınırlar ve inşa edilen kimlikler bu eksende bir medeniyet perspektifine sahip olmazlarsa mikro- milliyetçilik ve çatışmaların tayin edici bir konuma yükselmesi tehlikesi, devlerin basireti ve Türk Devletler Teşkilatının kurullmasıyla büyük ölçüde aşılmıştır.
19. yüzyılda Rusya’nın yükselişiyle Osmanlı ve Doğu Türklüğünün geri çekilişi eşanlı olarak yaşanmıştır. Osmanlı 1854 Kırım Savaşıyla Batı ve bilhassa İngiltere’nin ittifakıyla ilerleyişini durdurunca Rus Çarlığı Orta Asya’ya, Türkistan’a yönelmiştir. Rusya ile İngiltere’nin mücadelesine, tarihe mal olmuş adıyla söylersek büyük oyunun sahasına dönüşen Orta Asya Rus işgaliyle bağımsızlığını kaybedecektir. Lord Curzon’un ifadesiyle bölge artı bir satranç tahtasıdır: “Türkistan, Afganistan, Hazar ötesi, İran... Pek çok kimseye bu isimler yalnızca mutlak bir uzaklık hissi ya da hayatın acaip cilvelerine ve ölümcül bir romantizme dair hatıralar teneffüs ettiriyor. Benim için ise, itiraf ediyorum ki, bunlar(sadece) üzerinde dünya hakimiyeti için oynanan bir satranç tahtasındaki taşlar”
Bölge soğuk savaş döneminde yeniden Sovyetler Birliği’nin yumuşak karnı olarak gündeme gelecektir. Bu sefer, Sovyet- ABD mücadelesinde Orta Asya mücadele alanına dönüşecektir. Sovyetlerin çöküşünden sonra da Orta Asya’daki mücadele, bilhassa bölgedeki zengin petrol, doğalgaz rezervleriyle rekabet alanına dönüşecektir.
19. yüzyıldaki işgal ve 20. yüzyıldaki Sovyet (ve Çin) işgal ve komünizm tecrübeleriyle mekan ve özne bütünlüğünü kaybeden Orta Asya, bugün Sovyet döneminde temeli atılan etnik ve bölgesel kimliklerin ulus-devlete dönüştüğü bir tecrübe yaşamaktadır. Sovyetlerin dağılmasının ardından Avrasya’daki güç boşluğu ve Brzezinzki’nin işaret ettiği jeopolitik çoğulculuktan faydalanarak, Türk Devletleri egemen birer devlet olarak kuruluşlarını tamamlamış ve soğuk savaş sonrası dünyasına intibak etmeye çalışmışlardır. Geçen 35 yılın ve jeopolitik çoğulculuğun imkanlarını değerlendiren bu yeni ulus-devletler, Brzezinzki’nin uyardığı Balkanlaşma tehlikesinden büyük ölçüde kurtulmuşlardır.
Bölgenin, büyük aktörlerin bir satranç tahtası olmaktan sıyrılarak, tarihte olduğu gibi dünya medeniyet tarihine katkılar yapabilmesi, tarihin şu anında Orta Asya’da mevcut olan jeopolitik çoğulculuktan istifade ederek siyasi çoğulculuğa imkan veren bir mekan ve özne bütünleşme yolunun açılabilmesinden geçmektedir… Türkiye, bu bütünleşmeye katkı sunabildiği ölçüde stratejik derinliğe ve mihverinde kendisinin olduğu okun gerilebileceği geniş bir yaya sahip olmanın yolunu açabilecektir. Bunun yolu Türkiye’nin aynı zamanda Batı yayına dayanabileceği bir perspektife sahip olabilmesiyle mümkündür. Türkiye çok yönlü dış politikasıyla Doğu-Batı, Kuzey-Güney Türk Devletlerine ve Türk Devletleri Teşkilatına jeopolitik bir çoğulculuk, stratejik derinlik ve siyasi denge imkanı sunmaktadır.