Siz de günümüzdeki ölümlerin %50’sinin önlenebilir olduğunu biliyor muydunuz?
İlk duyduğunuzda şaşırtıcı gelebilir. Ancak yapılan araştırmalar bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor. Milyonlarca insan, büyük ölçüde önlenebilir nedenlerle yaşamını kaybediyor ya da uzun yıllar kronik hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Peki bunun nedeni ne? Sizce bugün dünyada insanlar en çok hangi hastalık nedeniyle yaşamını kaybediyor?
Birçoğunuzun aklına salgın hastalıklar, virüsler ya da enfeksiyonlar gelebilir. Oysa artık tablo çok değişti. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, bugün dünyadaki ölümlerin yaklaşık %74'ü bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanıyor. Bu da yılda yaklaşık 41 milyon ölüm demek. Bu grubun içinde kalp-damar hastalıkları tek başına 17,9 milyon ölümle ilk sırada yer alıyor ve tüm ölümlerin yaklaşık %32’sini oluşturuyor. Yani dünyada gerçekleşen her üç ölümden yaklaşık biri kalp ve damar hastalıklarına bağlı.
Peki bu rakamlar bize ne anlatıyor?
Aslında çok önemli bir gerçeği… Sağlık dünyasının gündemi artık salgın hastalıklardan çok, yaşam tarzıyla yakından ilişkili kronik hastalıklar. Bunu en kapsamlı şekilde ortaya koyan çalışmaların başında ise yıllardır yürütülen Global Burden of Disease (Küresel Hastalık Yükü) araştırmaları geliyor. Bu çalışmalar yalnızca insanların hangi hastalıklardan öldüğünü değil, aynı zamanda hastalıkların insanların yaşam kalitesini ne ölçüde düşürdüğünü ve sağlıklı geçen yılları nasıl azalttığını da gözler önüne seriyor.
Verilere oldukça çarpıcı. İskemik kalp hastalığı yaklaşık 193 milyon, inme 157 milyon ve diyabet ise yaklaşık 90 milyon sağlıklı yaşam yılının kaybedilmesine neden oluyor. Daha da düşündürücü olan ise bu yükün giderek büyüyor olması. 2010-2023 yılları arasında yüksek vücut kitle indeksi (obezite) nedeniyle oluşan hastalık yükü artmaya devam etti. Aynı dönemde yüksek kan şekeri de en hızlı yükselen risk faktörleri arasında yer aldı.
Kısacası dünya bir yandan eski sorunlarını büyük ölçüde kontrol altına almayı başarırken, diğer yandan çok daha sessiz ama etkisi giderek büyüyen yeni bir sağlık kriziyle karşı karşıya kaldı: METABOLİK HASTALIKLAR. Üstelik bu çalışmalar yalnızca "kaç kişi öldü?" sorusuna cevap vermiyor. Asıl sordukları soru çok daha önemli: "İnsanlar kaç yılını sağlıklı yaşayabiliyor?"
Çünkü sağlık sadece uzun yaşamak değil. Önemli olan, o yılları yürüyerek, nefes nefese kalmadan, bağımsız hareket edebilerek, üretmeye devam ederek ve yaşam kalitesini koruyarak geçirebilmek. İşte küresel hastalık yükü tam da bunu ölçüyor.
Bugün dünya genelinde yaşam süresi uzuyor. Ancak aynı hızda sağlıklı geçirilen yaşam süresi uzamıyor. Birçok insan ellili yaşlardan itibaren tansiyon ilacı kullanıyor. Diyabet yükü artıyor (Dünya genelinde yaklaşık 537 milyon yetişkin diyabetle yaşıyor; bu da her 10 yetişkinden yaklaşık 1’i demek). Karaciğer yağlanması başlıyor. Eklem ağrıları ortaya çıkıyor. Bununla beraber uyku apnesi, böbrek hastalıkları ve kalp sorunları birbirini takip ediyor. Yani insanlar daha uzun yaşıyor ama çoğu zaman bu yılların önemli bir bölümünü kronik hastalıklarla geçirmek zorunda kalıyor.
Peki bu yükün merkezinde hangi hastalık var dersiniz?
Aslında tek bir hastalık değil, ama birçok hastalığın başlangıç noktası olan çok önemli bir durum var: OBEZİTE.
Eskiden obezite yalnızca fazla kilo olarak görülüyordu. Hatta ne yazık ki hâlâ bazı kişiler tarafından estetik bir problem ya da irade eksikliği gibi değerlendiriliyor. Oysa bilim artık çok farklı.
Bugün obezite; Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edilen, kronik, ilerleyici ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak tanımlanıyor. Üstelik tek başına değil. Adeta onlarca hastalığın kapısını aralayan bir başlangıç noktası olarak...
Bir domino taşı düşünün. İlk taşı obezite oluşturuyor. Arkasından insülin direnci geliyor. Sonra tip 2 diyabet. Hipertansiyon. Karaciğer yağlanması. Kalp-damar hastalıkları. Kronik böbrek hastalığı. Hatta bazı kanser türleri... Yani küresel hastalık yükünü artıran birçok hastalığın ortak paydasında obezite yer alıyor. Bu nedenle bilim insanları artık yalnızca "kaç kişi obez?" sorusunu sormuyor. "Asıl obezite toplumun gelecekteki sağlık yükünü ne kadar artıracak?" sorusuna cevap arıyor. Ne yazık ki bu sorunun cevabı pek de iç açıcı değil.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre obezite 1975’ten bu yana dünya genelinde yaklaşık üç kat arttı. 2022 verilerine göre dünyada 2,5 milyar yetişkin fazla kilolu, 890 milyon yetişkin ise obez. Bu da yetişkinlerin yaklaşık %43’ünün fazla kilolu, yaklaşık %16’sının ise obez olduğu anlamına geliyor. 5-19 yaş grubunda ise 390 milyon çocuk ve ergen fazla kilolu, 160 milyonu obez. Üstelik 1990’dan bu yana çocukluk çağı obezitesi yaklaşık dört kat arttı.
Mevcut eğilimler devam ederse, World Obesity Federation’ın öngörülerine göre 2035’te dünya nüfusunun yaklaşık %51’i fazla kilolu veya obez olabilir.
Yani geleceğin hastalık yükü aslında bugünün çocuklarında şekilleniyor.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Maalesef ülkemiz de bu küresel değişimden bağımsız değil. Son yıllarda enfeksiyon hastalıklarıyla mücadelede önemli başarılar elde ettik. Ancak artık sağlık sistemimizin en büyük yükünü kronik hastalıklar oluşturuyor. Kalp-damar hastalıkları hâlâ ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Diyabet görülme sıklığı artıyor. Karaciğer yağlanması artık yalnızca yetişkinlerde değil, çocuklarda da karşımıza çıkıyor. Hipertansiyon daha genç yaşlarda görülmeye başlanıyor. Üstelik burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha var.
Küresel hastalık yükünü artıran risk faktörlerinin büyük bir bölümü değiştirilebilir nedenlerden oluşuyor. Yani;
Sağlıksız beslenme…
Hareketsizlik…
Sigara…
Yüksek kan şekeri…
Yetersiz uyku…
Ve obezite…
Bunların önemli bir kısmı doğru yaşam alışkanlıklarıyla önlenebilir ya da geciktirilebilir. İşte bu yüzden günümüzde beslenme, yalnızca kilo vermek için uygulanan geçici bir süreç değil.
Beslenme;
- Kalp krizini önlemektir.
- Diyabeti geciktirmektir.
- Karaciğer yağlanmasını durdurmaktır.
- Böbrek sağlığını korumaktır.
- Yaşam kalitesini artırmaktır.
- Belki de en önemlisi, sağlıklı geçirilen yaşam yıllarını çoğaltmaktır.
Çünkü artık hedefimiz yalnızca ömrü uzatmak olmamalı. Sağlıklı yaşam süresini uzatmak olmalı.
Benim siz önerilerim…
Bir dahiliye uzmanı olarak yıllardır binlerce hastamla çalışırken şunu çok net gördüm: Sağlıklı yaşam büyük değişimlerle değil, küçük ama sürdürülebilir alışkanlıklarla başlıyor.
Bu nedenle mucize diyetlerin peşinden koşmak yerine sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturmanız, her gün mümkün olduğunca hareket etmeniz, yeterli protein ve lif tüketmeniz, ultra işlenmiş gıdaları hayatınızda azaltmanız, düzenli uykuya önem vermeniz ve sağlık kontrollerinizi ihmal etmemenizdir. Tartıdaki rakama odaklanmak yerine kan basıncınızı, kan şekerinizi ve metabolik sağlığınızı takip etmeyi alışkanlık hâline getirin. Çünkü gerçek başarı yalnızca kilo vermek değil; kalp hastalığını, diyabeti, karaciğer yağlanmasını ve diğer kronik hastalıkları önleyebilmektir.
Unutmayın… Küresel hastalık yükünü değiştirecek en güçlü ilaç, toplum olarak benimsediğimiz sağlıklı yaşam alışkanlıklarıdır. Ve bu değişim, bir gün değil; bugün attığınız ilk adımla başlar.