Büyümedik bozulduk

İnsan ne zaman büyür? Yaşı ilerlediğinde mi, yoksa ruhundaki iyiliği muhafaza edebildiğinde mi?

Fazıl Ergüt

Yazan: Fazıl Ergüt

· 3 dk okuma

Büyümedik bozulduk

İnsan ne zaman büyür?

Yaşı ilerlediğinde mi, yoksa ruhundaki iyiliği muhafaza edebildiğinde mi?

Epiktetos, insanın mutsuzluğunu yaratılış gayesinden uzaklaşmasına bağlar. At koşamadığında, köpek koku alamadığında tabiatına yabancılaşır. İnsan ise iyiliğini, saflığını, vefasını ve adalet duygusunu kaybettiğinde!

Demek ki insanın asıl felaketi yapamadıkları değil, yapabilecek durumdayken vazgeçtiği iyiliklerdir.

Ne tuhaf!

Çocukken büyümek için sabırsızlanırız. Büyüdüğümüzde ise ömrümüzü çocukluğumuza dönmenin imkansız hülyasıyla tüketiriz.

Çünkü çocukluk yalnızca geride bıraktığımız bir zaman dilimi değildir. Henüz kirlenmemiş bir vicdanın, hesap bilmeyen bir sevginin, karşılık beklemeyen bir merhametin adıdır.

Çocuk, düşen arkadaşını kaldırırken onun kimliğini sormaz. Ağlayan birini gördüğünde gözyaşının sebebini sorgulamadan üzülür.

Bir hayvanın acısını kendi acısı bilir. Sevdiğinde menfaat gözetmez, affettiğinde hesap tutmaz.

Henüz hayatın kirli muhasebesini öğrenmemiştir.

Sonra büyürüz!

Önce insanları sınıflandırmayı, ardından sevgiyi şartlara bağlamayı öğreniriz.

Menfaatlerimiz dostluklarımızın önüne geçer. Hakikati savunmak yerine işimize geleni söylemeye başlarız. Adaleti herkes için değil, kendimiz ve yakınlarımız için isteriz.

Merhameti zayıflık, vefayı saflık, dürüstlüğü beceriksizlik sayan bir anlayışın içinde kendimize yer edinmeye çalışırız. Ve bütün bunlara olgunlaşmak deriz!

Oysa çoğu zaman olgunlaşmıyor, yalnızca bozuluyoruz.

İnsan, çocukluğundan uzaklaştığı için değil, çocukluğundaki insanı kaybettiği için yaşlanır.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken esas mesele şudur!

Biz çocukluğumuzu mu özlüyoruz, yoksa o yıllarda sahip olduğumuz ahlaki berraklığı mı?

Kanaatimce özlediğimiz, geçmişin kendisinden ziyade geçmişteki kendimizdir. Henüz kimsenin kalbini kırmayı marifet saymadığımız, yalanı hayatın zaruri bir parçası olarak görmediğimiz, bir başkasının acısına kayıtsız kalmadığımız halimizdir.

Çünkü insanın fıtratında kötülükle uzlaşmak değil, iyiliğe meyletmek vardır.

Nurettin Topçu’nun ahlâk düşüncesinde insan, yalnızca kendi menfaatlerini gerçekleştiren bir varlık değildir. İradesini daha yüksek bir hakikate yöneltebildiği ölçüde şahsiyet kazanır. Bugün ise şahsiyetle başarıyı, erdemle itibarı, bilgiyle hikmeti birbirine karıştırıyoruz.

Diplomalarımız çoğaldı, fakat edebimiz aynı ölçüde büyümedi. İmkanlarımız genişledi, vicdanımız daraldı. Birbirimize ulaşmanın yüzlerce yolunu bulduk, birbirimizin kalbine varamaz olduk. Daha çok şeye sahip oldukça daha az şeyden memnun olur hale geldik.

Peki neden?

Çünkü insanın ruhundaki boşluğu eşya dolduramaz. Vicdanın sustuğu yerde konforun sesi huzur vermez. Adaletin bulunmadığı bir hayatta hiçbir zenginlik insanı gerçekten varlıklı kılamaz.

Kur’an’ın insana yüklediği ahlaki sorumluluğu da burada hatırlamak gerekir. İnsanın değeri sahip olduklarında değil; imanında, takvasında, adaletinde ve güzel amellerindedir. İnsanı insan yapan, gücünün büyüklüğü değil, gücünü kullanırken gösterdiği merhamettir.

Şimdi dönüp kendimize soralım;

Çocukken incitmeye kıyamadığımız bir canlıya bugün nasıl bu kadar kolay sırt çevirebiliyoruz?

Bir zamanlar haksızlığa uğrayan arkadaşımız için ağlarken bugün başkasına yapılan zulme nasıl susabiliyoruz?

Ne zaman kalbimizin sesini bastırmayı akıllılık, vicdanımızı susturmayı hayat tecrübesi saymaya başladık?

Büyümek buysa, insanlık nerede kaldı?

Elbette çocukluk bütünüyle kusursuz değildir. Çocuk da öfkelenir, kıskanır, bencilleşir.

Fakat onda henüz kötülüğü meşrulaştıran o büyük yetişkin mahareti gelişmemiştir.

Bizim asıl kaybımız belki de budur.

Yanlışlarımızı kabul etmek yerine onlara gerekçe üretmek, kötülüklerimizi sorgulamak yerine onları normalleştirmek!

İnsan bir gün kötülük yapabilir.

Fakat asıl çöküş, yaptığı kötülükten rahatsızlık duymamaya başladığı gün gerçekleşir.

İşte o gün insan yalnızca masumiyetini değil, kendisiyle yüzleşme cesaretini de kaybeder.

O halde çocukluğa dönmek mümkün değilse bile çocukluğun bize hatırlattığı erdemlere dönmek mümkündür.

Yeniden merhamet etmeyi, karşılıksız sevmeyi, hakikatin yanında durmayı, emanete sadık kalmayı öğrenebiliriz.

Bunun için zamanı geriye çevirmemiz gerekmiyor. Yalnızca yüzümüzü yeniden vicdanımıza çevirmemiz gerekiyor. Çünkü insanın en büyük başarısı dünyayı kazanması değil, dünyayı kazanırken kendisini kaybetmemesidir. Ve belki de hayatın sonunda bize sorulacak en ağır soru, ne kadar büyüdüğümüz değil, büyürken içimizdeki o temiz çocuktan geriye ne bıraktığımız olacaktır.

Çocukluk geride kalan bir yaş değil, insanın içinde korumakla mükellef olduğu bir emanettir.

Ne hazindir ki çoğumuz o emaneti büyümek uğruna harcıyoruz.

Sonra da adına hayat dediğimiz bu uzun kayboluşta, çocukluğumuzu arıyoruz. Oysa aradığımız çocukluğumuz değil, kaybettiğimiz insanlığımızdır.

Vesselam…

Fazıl Ergüt’dan diğer yazılar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

gdh'i Google'da Tercih Edilen Kaynaklar'a ekleyin veya Google Haberler'de takip edin.

Yapay Zekâ Özeti

Büyümedik bozulduk

Bu özet yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur. Doğruluk için haberin tamamını okuyunuz.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim