10 Ağustos 1920: Osmanlı’ya imzalatılan ölüm fermanı: Sevr

Mehmet Dilbaz

Yazan: Mehmet Dilbaz

· 5 dk okuma

10 Ağustos 1920: Osmanlı’ya imzalatılan ölüm fermanı: Sevr

10 Ağustos 1920’de Paris yakınlarındaki Sèvres kasabasında imzalanan antlaşma, yalnızca Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini tescil eden bir barış metni değildi. Sevr, Osmanlı Devleti’ni siyaseten, askerî olarak, ekonomik olarak ve coğrafi bakımdan parçalamayı hedefleyen son derece ağır bir tasfiye programıydı.

Bu yüzden Türk tarih yazımında Sevr, çoğu zaman bir “barış antlaşması”ndan çok “ölüm fermanı” olarak anıldı.

Antlaşma yürürlüğe giremedi. Çünkü onu imzalayan İstanbul Hükûmeti’nin karşısında, Ankara’da bambaşka bir siyasi irade ve bambaşka bir askerî güç yükseliyordu.

Sevr’i geçersiz kılan şey de yalnızca diplomasi değil, doğrudan doğruya Millî Mücadele’nin askerî başarısı oldu.

Bir imparatorluğun tasfiye planı

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmişti.

Ancak Mondros bir barış antlaşması değildi. Osmanlı ordusu büyük ölçüde terhis edilirken stratejik noktaların işgaline imkân tanıyan hükümler, İtilaf Devletlerine Anadolu’da geniş bir hareket alanı sağladı.

İngilizler Musul’a girdi.

Fransızlar Çukurova ve Güney Anadolu’da etkili oldu.

İtalyanlar Antalya ve çevresine yerleşti.

15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktı.

Bütün bunlar olurken Osmanlı Devleti’nin nihai statüsünün ne olacağı Paris Barış Konferansı’nda tartışılıyordu.

İtilaf Devletlerinin temel sorusu şuydu:

Osmanlı Devleti’nden geriye ne bırakılacaktı?

Sevr yalnızca Anadolu’yu bölmüyordu

Sevr’in en çarpıcı hükümleri toprak paylaşımıyla ilgiliydi.

Antlaşmaya göre İzmir ve çevresinde Yunan idaresi kurulacak, bölgenin egemenlik meselesi daha sonra yapılacak bir plebisitle kesinleştirilecekti.

Doğu Trakya’nın büyük bölümü de Yunanistan’a bırakılıyordu.

Böylece Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki varlığı neredeyse tamamen sona erecekti.

Doğu Anadolu’da ise Ermenistan’ın sınırlarının genişletilmesi öngörülüyordu. Erzurum, Van, Bitlis ve Trabzon vilayetlerinin bazı kesimlerinin geleceği konusunda ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın hakemliğine başvurulması kararlaştırılmıştı.

Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak çevresinde ise Kürtlerin yaşadığı bölgeler için özerklik ve ileride bağımsızlığa uzanabilecek bir süreç tasarlanmıştı.

Bu hükümler, Anadolu’nun doğusunda Osmanlı egemenliğini ciddi biçimde sınırlandırıyordu.

Boğazlar artık Osmanlı’nın değildi

Sevr’in en ağır maddelerinden biri İstanbul ve Boğazlarla ilgiliydi.

İstanbul teorik olarak Osmanlı başkenti olarak kalacaktı.

Ancak Boğazlar uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılacaktı.

Çanakkale ve İstanbul Boğazları savaşta ve barışta bütün devletlerin gemilerine açık olacaktı.

Dahası, Boğazlar bölgesi askerî bakımdan silahtan arındırılacaktı.

Bu sistemin en dikkat çekici yanı, kurulacak Boğazlar Komisyonu’nun Osmanlı hükûmetinden büyük ölçüde bağımsız olmasıydı.

Yani Osmanlı Devleti, başkentinin hemen yanı başındaki en stratejik suyolunun hâkimi olmaktan çıkarılıyordu.

Osmanlı ordusu neredeyse tasfiye ediliyordu

Sevr yalnızca sınırları değiştirmiyordu.

Osmanlı Devleti’nin yeniden askerî güç hâline gelmesini önlemek üzere son derece ağır kısıtlamalar getiriyordu.

Osmanlı ordusunun mevcudu yaklaşık 50 bin kişiyle sınırlandırılacaktı.

Zorunlu askerlik kaldırılacak, ordu gönüllülük esasına göre oluşturulacaktı.

Ağır silahlar, büyük askerî birlikler ve modern savaş kabiliyeti önemli ölçüde ortadan kaldırılacaktı.

Deniz kuvvetleri de küçük bir kıyı güvenlik gücü seviyesine indirilecekti.

Osmanlı Devleti’nin hava kuvveti bulundurmasına ise izin verilmeyecekti.

Bir başka ifadeyle Sevr, Osmanlı Devleti’ni yalnızca küçültmek değil, kendini savunamayacak hâle getirmek istiyordu.

Ekonomik bağımsızlık da ortadan kalkıyordu

Sevr’in askerî ve siyasi hükümlerinin yanında ekonomik maddeleri de son derece ağırdı.

Kapitülasyonlar yalnızca geri getirilmiyor, daha da genişletiliyordu.

İtilaf Devletleri Osmanlı maliyesi üzerinde etkili bir denetim kuracaktı.

Bütçe, borçlar, gümrük tarifeleri ve mali politikalar üzerinde yabancı devletlerin belirleyici olması öngörülüyordu.

Osmanlı Devleti kendi gümrük politikasını dahi serbestçe belirleyemeyecekti.

Bu yönüyle Sevr, geride bırakılacak küçük Osmanlı devletinin bağımsız bir ekonomik sistem kurmasını da neredeyse imkânsız hâle getiriyordu.

Toprak kalacaktı.

Bayrak kalacaktı.

Padişah kalacaktı.

Ama egemenliğin çok önemli unsurları artık Osmanlı Devleti’nin elinde olmayacaktı.

Peki Osmanlı’ya ne kalıyordu?

Sevr’in uygulanması hâlinde Osmanlı Devleti’nin doğrudan hâkim olduğu topraklar büyük ölçüde Orta ve Kuzey Anadolu ile sınırlanacaktı.

Batı Anadolu’nun önemli bölümü Yunan nüfuzuna girecek, Güney Anadolu’da Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluşacak, doğuda Ermeni ve Kürt siyasi yapılanmalarının önü açılacak, Boğazlar uluslararası denetime geçecekti.

Osmanlı Devleti haritada var olmaya devam edecekti.

Fakat artık eski bir imparatorluğun devamı değil, siyasi ve askerî hareket alanı son derece daraltılmış küçük bir devlet hâline gelecekti.

Bu nedenle Sevr’in asıl mahiyeti, yalnızca toprak kaybı üzerinden değil, egemenlik kaybı üzerinden okunmalıdır.

Antlaşmayı kim imzaladı?

Sevr Antlaşması Osmanlı Devleti adına Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey ve Bern Büyükelçisi Reşad Halis Bey tarafından imzalandı.

Ancak bu imza Osmanlı siyasi hayatında büyük tartışma yarattı.

Çünkü İstanbul Hükûmeti antlaşmayı kabul ederken Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılmış olan Büyük Millet Meclisi, Sevr’i baştan itibaren reddetti.

Ankara’ya göre İstanbul’daki hükûmet artık millet adına karar verme yetkisine sahip değildi.

Bu yüzden Sevr’i imzalayan heyetin işlemleri de meşru kabul edilmiyordu.

Mustafa Kemal ve Ankara’nın tavrı

Mustafa Kemal Paşa ve Büyük Millet Meclisi açısından Sevr kabul edilemezdi.

Çünkü Millî Mücadele’nin temel hedefi, Mondros sonrasında başlayan işgalleri sona erdirmek ve Misak-ı Millî sınırları içinde tam bağımsız bir devlet kurmaktı.

Sevr ise bunun tam tersini öngörüyordu.

Anadolu’daki Millî Mücadele artık yalnızca işgal kuvvetlerine karşı yürütülen yerel bir direniş değildi.

Sevr’in imzalanmasıyla mesele çok daha açık hâle geldi:

Ya antlaşma uygulanacak ve Anadolu parçalanacak ya da Ankara savaşı kazanacaktı.

Sevr neden uygulanamadı?

Sevr imzalanmış olmasına rağmen hiçbir zaman tam anlamıyla yürürlüğe girmedi.

Bunun temel sebebi, Ankara Hükûmeti’nin antlaşmayı tanımaması ve Millî Mücadele’nin başarı kazanmasıydı.

Doğu Cephesi’nde Ermenistan’a karşı kazanılan askerî başarıların ardından Gümrü Antlaşması imzalandı.

Güney Cephesi’nde Fransızlarla yürütülen mücadele Ankara Antlaşması’yla sonuçlandı.

Batı Cephesi’nde ise asıl belirleyici mücadele Yunan ordusuna karşı verildi.

Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve nihayet Büyük Taarruz, Sevr’in uygulanmasını askerî olarak imkânsız hâle getirdi.

1922’de Yunan ordusunun Anadolu’dan çıkarılmasıyla Sevr’in dayandığı en önemli askerî unsurlardan biri ortadan kalkmış oldu.

Sevr’den Lozan’a

Mudanya Mütarekesi’nden sonra barış görüşmeleri bu kez Lozan’da başladı.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, Sevr’in yerini aldı.

Aradaki fark yalnızca sınırların değişmesi değildi.

Sevr’de yenilmiş ve üzerinde vesayet kurulmak istenen bir devlet vardı.

Lozan’da ise savaş meydanında başarı kazanmış, egemenliğini kabul ettiren yeni bir siyasi güç vardı.

Kapitülasyonlar kaldırıldı.

Anadolu’nun parçalanması planı ortadan kalktı.

Bağımsız bir Türk devletinin uluslararası hukuki zemini oluşturuldu.

Bu nedenle Lozan ile Sevr arasındaki fark, iki antlaşma arasındaki teknik hükümlerden çok daha büyüktür.

Biri yenilmiş bir imparatorluğun tasfiyesini temsil ediyordu.

Diğeri ise savaşarak ortaya çıkan yeni bir devletin uluslararası kabulünü.

“Sevr haritası” konusunda dikkat

Bugün internette sıkça paylaşılan “Sevr haritaları”nın bir kısmı antlaşmanın hükümlerini fazlasıyla basitleştirir.

Örneğin bütün Anadolu’nun doğrudan İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan arasında bölündüğünü gösteren haritalar yanıltıcı olabilir.

Bazı bölgeler doğrudan başka devletlere bırakılırken bazı yerlerde nüfuz alanları, özerklik düzenlemeleri veya ileride statüsü belirlenecek bölgeler söz konusuydu.

Bu ayrım önemlidir.

Fakat sonuç değişmez:

Sevr’in öngördüğü siyasi düzen, Anadolu’da bağımsız ve egemen bir Türk devletinin yaşama alanını son derece daraltıyordu.

Tarihin uygulanamayan antlaşması

Sevr Antlaşması’nın tarihî önemi biraz da burada yatıyor.

Kâğıt üzerinde son derece ağır hükümler taşımasına rağmen bunların büyük kısmı uygulanamadı.

Çünkü bir antlaşmanın imzalanması ile sahada uygulanabilmesi aynı şey değildir.

Sevr’i masada imzalatan devletler, Anadolu’daki askerî ve siyasi direnişi hesaba katmak zorunda kaldı.

Sonunda savaş meydanındaki sonuçlar diplomasi masasını değiştirdi.

10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’ne imzalatılan Sevr, bir imparatorluğun nasıl tasfiye edilmek istendiğini gösteren en çarpıcı belgelerden biri olarak tarihe geçti.

Ancak aynı zamanda başka bir gerçeğin de sembolü oldu:

Kâğıt üzerinde çizilen bir geleceğin, savaş meydanında değiştirilebileceğinin.

Sevr, Osmanlı Devleti için hazırlanmış bir tasfiye planıydı.

Fakat uygulanamadı.

Çünkü Anadolu’da artık antlaşmayı kabul eden bir hükûmetten daha güçlü bir siyasi gerçeklik vardı:

Millî Mücadele.

Diğer yazarlar

Podcast

gdh'i Google'da takip edin

Google'un yeni Tercih Edilen Kaynaklar özelliğiyle veya Google Haberler'den gdh içeriklerini doğrudan akışınıza ekleyin.

Yazı Boyutu

Haberin görünümü bu boyutta görünücek. Göz yorgunluğu olmadan rahat okuma.

Haberi Paylaş

Sayfayı Paylaş

gdh'yi bir arkadaşınıza tavsiye etme ihtimaliniz 0-10 skalasında kaç olur?

Hiç tavsiye etmezdimKesinlikle tavsiye ederim