İki ay önce Fransa’nın başkentindeki Versaille Sarayı’ndaki şovlarla, hatta tarihte elektronik ortamda imzalanan ilk ateşkes anlaşması olarak kayda geçmesiyle meşhur ABD-İran Mutabakatı Pazartesi günü itibarıyla beklendiği ya da beklediğim şekilde diyeyim, hiçbir işe yaramadan ömrünü doldurarak tarih sahnesinden sessizce çekildi. 60 günlük sürede, olası bir barışın zeminini oluşturmak bir yana ateşkesi bile sağlıklı şekilde sağlayamayan bu mutabakatın ardından herhalde artık şu gerçeği kabul etmek gerekecek: İsrail’in ABD’nin sağladığı istihbarat desteğiyle 28 Şubat 2026’da Tahran’a düzenlediği saldırıyla beraber bu tarihten önce var olmayan bir “Hürmüz Boğazı Sorunu” edinilmiştir. Ve bu sorun Tahran’daki rejim devrilinceye kadar gerek ABD gerek İran tarafından kendi çıkarlarına uygun şekilde devam ettirilecektir. Dahası ABD’nin 1991 yılındaki ilk Körfez Savaşı’ndan 2003 yılındaki işgale kadar Irak’a karşı yürüttüğü ambargo ve sınırlı çatışma metodu bu defa İran’a karşı uygulanacaktır. Yeni nesil silah teknolojileri sayesinde bu çatışma Ukrayna-Rusya cephesinde olduğu gibi “sürdürülebilir savaş” haline getirilecektir. Keza, geride kalan 60 günlük süreye de dönüp baktığımızda mutabakat ile ulaşılmaya çalışılan hiçbir hedefin gerçekleşmediğini, neredeyse çatışmasız bir güç geçmediğini dahası yangının daha da yayıldığını görüyoruz. 14 maddelik mutabakat uyarınca ne Hürmüz Boğazı’ndan tam anlamıyla güvenli geçiş temin edilebildi ne de ABD’nin ablukası kalktı.
Mutabakatın ömrü aslında 10 gün sürdü
İşin doğrusu o ki, mutabakat henüz 10’uncu gününde çöp kutusunu boylamış olsa da “mış” gibi yapılmak suretiyle 60 gün tamamlandı. Henüz 26 Haziran’da, mutabakatın üzerinden yalnızca 10 gün geçmişken, yani elektronik imzalar kurumadan diyelim, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, Hürmüz çevresinde bazı gemilerin İran dronları tarafından hedef alındığı gerekçesiyle saldırıya geçti. İran ordusunun Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri tesisleri vurulmaya başlandı. İran vakit geçirmeden bölgedeki ABD radar tesislerini ve hava üslerini vurdu. 28 Haziran’dan itibaren İran saldırı yelpazesini genişletti. Kuveyt ve Bahreyn’deki ABD askeri hedeflerinin yansıra Irak’ın kuzeyindeki ayrılıkçı grup PAK ile İran Devrim Muhafızları çatışmaya girdi. 1 Temmuz günü İran Devrim Muhafızları Piranşehir’de İran KDP’sinin 6 üyesini taşıyan bir aracı pusuya düşürdü. Araçtakilerin tamamı öldürüldü. Denizdeki görece sessizlik ise 7 Temmuz’da tamamen bozuldu. İran önce Katar’a ait sıvılaştırılmış doğalgaz taşıyan bir tankere saldırdı ardından bir Suudi Arabistan tankerini vurdu. CENTCOM bu saldırılara yanıt vermekte gecikmedi. 8 Temmuz günü, İran’ın seyir özgürlüğünü tehdit etmek için kullandığı iddia edilen, aralarında silah bindirilmiş sürat tekneleri, hava savunma sistemleri ve kıyı radar sistemleri de bulunan 80 hedef vuruldu. İran bu saldırıya Bahreyn ve Kuveyt’teki ABD askeri tesislerini vurarak karşılık verdi. 9 Temmuz günü süreç tam anlamıyla düelloya dönüştü. İran Devrim Muhafızları aynı gün Kuzey Irak’ın Erbil kentini vurdu. Çatışma giderek şiddetlenirken ABD Başkanı Trump yaşananlar için özellikle “savaş” kavramını kullanmaktan kaçınmaya devam etti. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Ukrayna’da yaşanalar için “savaş” yerine kullandığı “özel operasyon” tabirini o da aylar önce ödünç almış ve ABD Kongresi’nin Hürmüz’de yürütülen savaşa dair kararlarını engellememesi için kendince bir tedbiri yürürlüğe koymuştu. 13 Temmuz’a gelindiğinde Trump, Hürmüz Boğazı’na yeniden abluka uygulama kararını ilan ederek mutabakatın ölümünü de ilan etmiş oldu. Ancak uluslararası toplum enerji piyasalarını ürkütmemek adına “mutabakat varmış” gibi yapmaya devam etti. Aynı gün Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilerin kontrolündeki Sana kentinin havalimanını bombalamasıyla savaş yeni bir aşamaya evrildi. İran’dan dönen bir Husi heyetine uyarı mahiyetindeki bu saldırı, Suudi Arabistan’ın doğusundaki Abha Uluslararası Havalimanının vurulmasıyla yanıtlandı. Keza o tarihten bu yana 18 Ağustos günü de dahil olmak üzere Kızıldeniz sahilindeki Suudi Arabistan’a ait stratejik hedefler ve Suudi Arabistan destekli Yemen hükümetinin kontrolündeki limanlar Husiler tarafından aralıksız şekilde bombalanmakta. Mutabakat ile bir uzlaşma yolu açılacağı beklenirken Temmuz ayının ikinci yarısı itibarıyla ABD, İran’da vurduğu alanları genişletiyordu. Sistan-Belucistan eyaleti ile Irak-İran sınır kapıları da artık CENTCOM’un hedef listesine dahil oldu. İran bu saldırılara Kuveyt’i hırpalayarak yanıt verirken, Birinci Körfez Savaşı sırasında dahi ilişilmeyen Ürdün de artık İran füze saldırılarının hedefi haline geldi. Karşılıklı saldırılar Ağustos ayına kadar aralıksız devam etti.
Netanyahu’nun fırsatçılığı “şimdilik” engellendi
İsrail Başbakanı Netanyahu da bu durumu fırsata çevirmek ve yangına benzin dökmek için soluğu 28 Temmuz’da Washington’da aldı. Ancak Türkiye ve Katar’ın çabaları İran’a yönelik planlanan büyük bir ABD-İsrail saldırısının gerçekleşmesini 2 Ağustos itibarıyla engelledi. O tarihten bu yana geçen sürede taraflar arasındaki düşük yoğunluklu çatışma süreci Hürmüz Boğazı trafiğini aksatacak biçimde, Irak’ın kuzeyini ve Husi-Suudi Arabistan cephesini de içerisine almış olarak sürmekte. Hatta zaten var olmayan bu mutabakat sürecinde Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran ile Rusya arasındaki silah ve mühimmat taşıyan gemileri vurmuş olduğunu da dikkate alacak olursak, barışın gelmemesi bir yana, çatışmanın alanı daha da genişlemiş durumda. Şimdi sorulması gereken soru şu: ABD’nin mevcut pozisyonu gerçekten bir çaresizliğin işareti mi yoksa Hürmüz Boğazı’nda uzamasını istedikleri bir savaşı mı yürütüyorlar? Basında ABD uçak gemilerindeki kötü koşullara ve ABD’nin füze stoklarının eridiğine bu nedenle Trump’ın zor durumda olduğuna dair haberler gerçeğin ta kendisi mi yoksa buna inanmamız mı isteniyor? Bu soruların yanıtları ne olursa olsun tek bir gerçek var. Bölge ülkeleri gün geçtikçe bu çatışmaya bağışıklık kazanırken, enerji yollarının yeni haritasının şekillenmesi için Mekke İttifakı gibi bölgesel gerçeklerle uyumlu adımlar hayata geçiyor.