İsrail 27 Ekim 2026 seçimlerine giderken Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik husumet dolu, hatta düşmanca açıklamaları devam ediyor… Sadece Netanyahu değil İsrail devleti de bölgedeki senaryosunu bozan ve güç boşluğunu İsrail’in doldurmasına izin vermeyen, bölgenin yeni hegemonik gücü Türkiye’ye karşı endişe ve tedbir arayışı içinde… Türkiye- İsrail arasındaki gerginliği anlayabilmek için 2009’da Davos’ta yaşanan tartışmayla başlayan kırılmayı iyi anlamak lazım. Bu yazımızda 2009 daki “one minute çıkışını” ve anlamını hatırlayalım.
29 Ocak 2009 tarihinde Davos’ta bir panelde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’le tartışması ve panelin moderatörünün adaletsiz idaresi sonucunda Başbakan Erdoğan’ın toplantıyı terk edişi bir anda dünya ve Türkiye kamuoyunun ana gündemine oturmuştu. Başbakan Erdoğan böylece içerideki tabu yıkışlarının bir benzerini yurtdışında da gerçekleştirdi.: İsrail’i, Cumhurbaşkanları Peres’in karşısında çok net bir şekilde Gazze’de cinayet işlemekle suçladı, Peres’in sesini yükseltmesi karşısında geri adım atmadı ve adeta ABD misyonunu üstlenerek İsrail’i gözeten moderatörün yaptıklarını sineye çekmeyerek toplantıyı terk etti. Bu durum, Türkiye’nin geleneksel dış politikasının tipik temsilcilerini ve AK Parti ile Tayyip Erdoğan’ın gözü kapalı düşmanlarını, Başbakan Erdoğan’a karşı yeniden galeyana getirdi. Ancak bu galeyan veya refleks hali, analitik bir düşünceye dayanmadığı için duruma uygun olmayan bir ezber ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan’ın tavrı karşısında ilk dakikadan itibaren coşarak çok ağır tenkitler yapan bu çevreler, Davos yöneticilerinin mahcubiyetini ve Peres’in Erdoğan’ı arayarak kendisinden özür dilemesini okudukça ezberledikleri replikleri yanlış sahnede okuduğunu fark eden aktörler durumuna düştüler. Davos’ta olup bitenlerin Batıdan kopuş değil, tam aksine Batıya entegre olmanın tabii bir sonucu olduğunu anlayamadılar. Bu gelişmenin ardında, Batı karşıtlığı veya anti-semitizm değil, Türkiye’nin demokratik açık toplum olma yönündeki ilerleyişi yattığını fark edemediler.
Meselenin bir dış politika yönü olmakla beraber, iç politika eksenli bakan bu çevreler, adeta 27 Nisan 2007 gece yarısı yayınlanan ve TBMM’nin Cumhurbaşkanı seçmesi ihtimaline karşı TBMM’yi ve Anayasa Mahkemesi’ni tehdit eden Genelkurmay Başkanlığı bildirisinde yaşadıkları şevkle coştular. Başbakan Erdoğan’ın toplantıyı terk edişini, AK Parti’yi desteklediklerini ve hatta iktidara getirdiklerini düşündükleri ABD, İsrail başta olmak üzere Batı Bloku ile ilişkilerinin kopuşu şeklinde algılamaya yatkın olan bu kesimler, Erdoğan’ın toplantıyı terk ederek tıpkı 28 Nisan’da hükümetin yayınladığı demokrasi bildirisine denk bir çıkış yaptıklarını algılayamadılar.
Erdoğan’ın daha 2000lerden itibaren Gazze katliamı karşısında istikrarlı bir şekilde yükselttiği sese muhalefete ederek ve AK Parti hükümetini Hamas taraftarı olmakla itham ederek Batıya ihbar eden bu çevreler, bu tavırlarının Erdoğan’a ve AK Parti’ye yeni bir 28 Nisan çıkışı hediye ettiğini anlayamayacak derecede toplumsal gerçeklikten kopmuş durumdaydılar. Bürokratik vesayeti isteyen ittifak sistemi, yaklaşan 29 Mart mahalli idareler seçimlerinde inşa ettikleri bu yeni politik kutuplaşma hattının altında kalacaklardı... İçeride darbe, dışarıda İsrail taraftarlığının, seçmen nezdinde bir prim yapmayacağı açıktır. O halde acaba bu çevreler, ümitlerini hala dışarıdan gelecek bir destekle AK Parti’nin önünün kesileceği gayrimeşru bir müdahale peşinde mi koşmaktaydılar? Üstelik ABD’de değişen Başkanla beraber bu çevrelerin yakın olduğu “Neo-con”lar tasfiye edilirken... Evet, bu ihtimal de mümkün. Çünkü bu bürokratik bakış açısı sadece kendi toplumuna bakışta değil, dünyaya bakışta da bir kireçlenme ve algılama güçlüğü yaşıyor. Sadece Türkiye’deki değişimi değil, AB’deki ABD’deki ve bütün dünyayı içine alan değişimi de idrak edemiyordu.
Bürokratik bakış açısı, soğuk savaş şartları içindeki Türkiye ve dünya algılamasını değiştiremiyor. Bu algılama şöyle özetlenebilir: Türkiye iki kutuplu bir dünyada ABD şemsiyesi altındaki NATO içinde ve ona bağlı bir dış politika oluşturabilir. Bu çerçevede Ortadoğu’dan uzak durmalı ve Ortadoğu’da ABD en yakın müttefiği olan İsrail’i asla karşısına almamalıdır. İsrail, aynı zamanda ABD ve Batılı diğer büyük ülkelerde olan Yahudi lobisi bakımından da kıymetlidir. Yahudi lobisi Türkiye- Yunanistan anlaşmazlıklarında, Ermeni soykırımı iddiaları karşısında, Kürt meselesinde, PKK terörü karşısında, silah alımında ve Türkiye’nin ihtiyacı olan borç paraları IMF’den bulmasında hayati önemdedir. Bu bakımdan, Türkiye’de ABD’den nispeten bağımsız politikalar üretmeye çalışan merkez sağın 27 Mayıs ve 12 Mart örneklerinde olduğu gibi pek bir şansı yoktur. Keza, İsrail’e mesafeli olan İslamcı hareketin veya marjinal sol hareketin bir şansı yoktur. Esasen Türkiye’nin demokrasiye geçmesi erken olmuştur. Bu bakımdan Türkiye’de demokrasi, 27 Mayıs darbesinden sonra “NATO ve CENTO’ya bağlı” bürokratik vesayet altında kısıtlı bir demokrasiye dönüşmüştür. Bu vesayet, ordu nezaretinde bir milli güvenlik rejimi şeklinde gerçekleşmektedir. Halkın tercihleri bu bakımdan son tahlilde bir önem taşımaz, Türkiye’de güvenlik bürokrasisinin dediği olur. Dışarıda ABD ve İsrail, içeride ise ordu asla karşıya alınmamalı, onlar bağımsız değişken olarak kabul edilip siyaset bağımlı değişken olarak onlara uyum göstermelidir. Kamusal alan, bu şekilde inşa edilmiştir ve buna direnen hareketler bürokratik vesayet kurumlarının psikolojik harekatları ve gayri nizamı harp yöntemleriyle bertaraf edilirler. Türkiye’de siyasetin kuralları budur. Bu kuralları değiştirmeye çalışanlar, neticesine katlanırlar.
1989 sonrasında dünyada soğuk savaşın bitmesine rağmen, Türkiye’de soğuk savaş döneminde oluşturulan bürokratik vesayet sistemi ve zihniyeti, hegemonyasını devam ettirmiş ve yukarıda özetlenen algılama çerçevesini değiştirememiştir. Bu durum içeride demokrasinin, sivilleşmenin ve çoğulculuğun otoriterlik marifetiyle engellenmesi, dışarıda ABD ve İsrail vesayetinde bir dış politikayı beraberinde getirmiştir. Soğuk savaş sonrası dönemde dünyadaki olağanüstü değişikliklere rağmen, Türkiye, yeni duruma intibak edememiştir. Bu istikamette yapılan ve yapılmaya çalışılan her reform, soğuk savaş döneminin bürokratik vesayet anlayışının sert muhalefetiyle karşılaşmıştır. Kısa süre için kısmi başarılar sağlayan bürokratik oligarşi, orta ve uzun vadede toplumsal dinamikler karşısında gerilemek zorunda kalmıştır. Yine de bürokratik oligarşi, 1989’da sona eren soğuk savaş sonrasında, 10 yıldan fazla bir süre daha Türkiye’yi soğuk savaş şartları altında yaşatacak başarıyı (!) yakalamıştır. Ancak Türkiye sadece 1989 sonrasındaki 10 yılda değil, 1908’den bu yana demokratikleşme, sivilleşme ve açık toplum olma istikametinde güçlü toplumsal bir birikim oluşturmuştur.
Bu birikimin yarattığı iç dinamik, dünya şartlarının da el vermesi ortaya çıkan dış dinamikleri de kullanarak DSP-MHP-Anap koalisyonundaki Ecevit hükümetiyle başlayan AB reform sürecini harekete geçirmiştir. Bürokratik oligarşinin o zamandan itibaren başlayan ve önce Bülent Ecevit’in tasfiyesini amaçlayan darbe teşebbüslerinin sebebi, bu reform sürecidir. Nitekim Ecevit koalisyon hükümeti, bu muhalefet karşısında dağılarak erken seçime gitmek mecburiyetinde kalmıştır. 3 Kasım 2002’de yapılan seçimle tek başına iktidara gelen AK Parti hükümeti, reform sürecini daha arzulu bir şekilde devam etmişti.
AB reform sürecinin içerideki bürokratik vesayetten çıkışa yardımcı olmasının yanı sıra Türkiye’nin dış politikada ABD- İsrail vesayetinden kurtulmasına imkan sağladığı kısa sürede ortaya çıkmıştır. 3 Mart 2003 yılında ABD askerlerinin Türkiye üzerinde Irak’a saldırmasına imkan veren tezkerenin reddedilmesi, Türkiye’nin bütün korkutmalara rağmen reşit olma iradesini göstermiştir. AK Parti’nin ABD ve İsrail ile arasının bozulmasını temin ederek bu şekilde ABD ve İsrail’in soğuk savaş dönemindeki gibi kendileriyle çalışmak zorunda kalacağını zanneden güvenlik bürokrasisinin, bu tezkerenin reddi için gösterdiği gayret, paradoksal şekilde içeride ve dışarıda hakimiyetlerinin çöküşünü kolaylaştırmıştır.
Reform süreci sonunda Türkiye, serbest piyasayı esas alan, demokratik ve açık toplum olarak NATO’nun “ucuz asker deposu” niteliğinde bir ülke olmaktan çıkarak “yumuşak gücü”, iktisadi kabiliyeti, barışçı misyonu, stratejik özerklik, yerli savunma sanayisi ve ordunun siyasi otoritenin emri altına alınmasıyla yeni bir kimlik kazanmıştır. Bu yeni vasıflarını hem iç hem de dış meselelerinde uygulayan yeni Türkiye, geleneksel meselelerinde alabileceği destek uğruna ABD ve İsrail’in her türlü insan hakları ihlallerini içeren yanlış politikalarını desteklemek konumundan çıkmıştır. Davos’ta yaşanan tartışma, yeni Türkiye’yi muhataplarına anlatacak bir kopuş olarak anlam kazanmıştır. Türkiye ve Türk milleti içeride ve dışarıda hiçbir vesayeti kabul etmeyecek reşit bir varlık olduğunu göstermiştir. Siyasetteki gelişmeler hangi istikamette olursa olsun Türkiye’nin ve Türk milletinin reşit olma iradesinden geri adım atılmamalıdır.