İsrai’in 27 Ekim 2026 seçimlerinin Netanyahu’nun iktidarına son vermesi ihtimali belirdi. Türkiye -İsrail ilişkileri bundan nasıl etkilenecek henüz bilmiyoruz. Türkiye’nin bölgede barış ve istikrar için bütün gayretine rağmen, İsrail’in Filistin başta olmak üzere bütün bölgedeki artan saldırganlığı Türkiye-İsrail ilişkilerini kökten bozmuş, hatta kopma noktasına getirmiş durumda… İsrail’de Netanyahu başta olmak üzere bazı çevreler Türkiye’yi önümüzdeki dönemin “yeni İran’ı”; yani, ana tehdit olarak görüyorlar. İsrail açısından Türkiye, bölgedeki güç boşluğunu askeri, istihbari, siyasi ve iktisadi olarak doldurabilecek ve hegemonik güç olabilecek en ciddi rakip. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki Gazze soykırımı öncesindeki en mühim problemler 2009’dan itibaren yaşanmaya başlamıştı. 9 Ocak 2009 ‘da Davos’taki ”one minute” krizini daha geniş ele almıştık. Bu yazımızda o dönemi hatırlayalım.
Türkiye, 1990’ların sonundan Ecevit hükümetinden ve özellikle 3 Kasım 2002 sonrası AK Parti ve Erdoğan hükümetlerinden itibaren içeride ve dışarıda soğuk savaş dönemindeki zihniyet, politika ve aktörlerden uzaklaşmaya başlamıştı... Yeni aktör, politika ve zihniyet iç ve dış politikanın karşılıklı birbirini etkilemesiyle gelişiyor, değişiyordu… Soğuk savaş sonrası dünyaya intibak edemeyen ülkelerin iç ve dış politikalarında ciddi yarılmalar yaşanıyordu. Türkiye’nin etrafında yer alan Balkanlarda, Ortadoğu’da, Kafkaslarda ve Orta Asya’da yaşanan problemler artıyordu... Bush dönemi ABD’si ve İsrail de bu yarılmaların baş aktörleri olarak görünüyordu. Bilhassa İsrail, içinde yaşadığı bölgeden, kendini içinde tanımladığı Batı aleminden ve dünyadan kopan bir savrulma ve saldırganlık içine girmişti. Daimi savaş halinin ve komşularıyla meşru ilişki kuramamanın tabii bir sonucu olarak militarist, sorunlarına şiddetle çözüm arayan ve kapalı toplum haline gelen bir ülke olarak İsrail’in gerçeklik algısı bozulmuştu…
Türkiye, soğuk savaştan en çok etkilenen ülkelerden biriydi. Doğu Bloku ile uzun sınırları ve Sovyet tehdidi, Türkiye’yi Batı Blokuna, ABD’ye ve İsrail yaklaştırmıştı. Bu tehdit kalktıktan sonra, Türkiye’nin ABD ve İsrail’le ilişkilerinde farklı çıkarların varlığı sebebiyle ittifak sisteminin zayıflayacağı bile varsayılabilirdi. Ancak Yunanistan, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarının yanında Irak krizi, Türkiye’nin bürokratik vesayeti ve resmi ideolojisinden kaynaklanan problemler, Türkiye’yi ABD ve İsrail’e daha da yaklaştırdı. Üstelik bu yakınlık soğuk savaş döneminde olduğu üzere güvenlik sektörleri üzerinden gerçekleşti.
1996 yılında Türkiye-İsrail antlaşması ilişkileri stratejik düzeye taşıdı. Bu düzey soğuk savaş döneminin de üstündeydi. Asker-sivil bürokrasinin dayatmasıyla gelişen bu ilişki PKK terörü, silah tedariki ve Ermeni sorununda destek vaat ettiği için siyasi otoriteler tarafından isteksizce de olsa kabul ediliyordu. Fakat zaman içerisinde ABD ve İsrail ile Türkiye birbirlerine zıt istikametlerde hem dış politika hem iç politika itibarıyla ciddi değişiklikler yaşadılar. Bu değişiklikler sonucunda ABD ve İsrail güvenlik öncelikli dışarıda müdahaleci içeride otoriter ülkelere dönüşürken, Türkiye dışarıda barış yapıcı içeride reformcu bir ülkeye dönüşmeye başladı.
Bu dönüşüm, Türkiye’de 1999’da başlayan Avrupa Birliği reform sürecinin yanında, sivil toplumun gelişmesi ve yeni toplumsal aktörlerin varlığıyla hayata geçti. Bu süreçte, kaba ve çatışmacı bir şekilde çözmeyi öneren asker-sivil bürokrasinin geri çekilişini de ifade ediyordu. Bu gelişmelerin ilk büyük etkisi Irak krizinde ABD askerlerinin Türkiye üzerinde geçişine izin veren 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de reddedilmesiyle yaşandı. Bu şekilde Türkiye, soğuk savaş döneminin “ABD’nin sadık müttefiki” rolünün ötesinde bir ufka sahip olduğu görüldü.
Türkiye’deki dönüşüm siyasetin dışında sivil toplum düzeyinde de müşahede edilmeye başlandı. Muhafazakar kökenli gruplar Türkiye içinde ve dışında büyük yardım kampanyaları organize edebilen sivil toplum kuruluşları meydana çıktı. Bu bağlamda İsrail’in hiçbir hukuk ve vicdanla bağdaşmayan Filistinlilere yönelik şiddet ve zulmü, Türkiye’de büyük rahatsızlıklar ortaya çıkarmaya başladı. Kamuoyunda İsrail’e yönelen tepki, Filistinlilere yardım, destek ve dayanışma kampanyalarına yol açtı. Türkiye bu tepkilere rağmen, İsrail- Filistin ve İsrail- Suriye ilişkilerinde arabuluculuk rolü oynayarak şiddet dışındaki yöntemlere fırsat yaratmaya çalıştı. Bu çalışmalarda önemli ilerlemeler de sağlandı. Lakin İsrail uzun süren savaşın politikayı tahrip etmesinin sonucunda içeride giderek devlet vasfını yitiren bir örgüte, hatta çeteye benzemeye başladığı için bu imkanları, şiddet öncesindeki basit hileler olarak görmenin ötesine gidemedi. Nitekim tam anlaşma beklenirken başlayan Gazze saldırıları bütün taraflarda derin bir aldatılma ve güvensizlik hissi yarattı.
Meselenin Türkiye ile ilgili kısmında İsrail’in içe kapanmacı, komplocu ve güvenlikçi bakış açısıyla Türkiye’de demokratikleşmeyi, sivilleşmeyi ve millileşmeyi göremediği anlaşılıyor. İsrail, bütün bu hilelere rağmen askeri bürokrasiyle anlaşarak işleri eski usulde halledebileceğini düşündü. Böyle olmadığını anladığında da Türkiye’nin iç politikasına müdahale ederek, orduyu AK Parti hükümetine karşı kışkırtacak açıklamalar yapmaktan kaçınmadı. Bu gayretin açıklamalar ötesinde İsrail’in siciline yakışır başka mecralarının olup olmadığını kamuoyu henüz yeterince bilmiyor. Fakat İsrail bu şekilde içeride orduyu daha zor durumda bırakmayı ve demokrat kamuoyundaki tepkiyi arttırmayı başardı.
Bu vadide Türkiye’nin ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e yönelik giderek artan eleştirileri, İsrail tarafında dengesiz tepkilerin önünü açtı. Davos’ta Erdoğan’ı sözlü olarak ezmeye çalışmak veya Tel Aviv’deki Türkiye Büyükelçisini alçak koltukta oturtmak gibi... Bu dengesiz reaksiyonlar Türkiye’den şiddetle karşılık görürken, İsrail kamuoyunda da yankılar buldu. İsrail’in Bush’tan sonra ABD Başkanı olan Obama tarafından da taşınamaz hale gelişi, İsrail’in etrafındaki desteğin azalmasıyla beraber İsrail’in dünyanın artan eleştirileri karşısında zorlanmaya başladı.
2010 yılında Gazze’ye yönelik başka ülkelerden barış aktivistlerinin de katıldığı ama omurgasını Türkiye’den İHH’nın teşkil ettiği yardım filosuyla ambargoyu delme çabası bu çerçevede gelişti. 31 Mayıs 2010’da İsrail bu yardım filosuna can kayıplarını da hedefleyerek ağır bir şekilde saldırdı. Mavi Marmara saldırısı olarak bilinen bu saldırı, İsrail’in nasıl bir “yapı” olduğunu Türkiye kamuoyunun hafızasına kazıdı. İsrail’in ambargoyu delme çabasını engellemesi belki anlaşılabilirdi. Fakat tercih ettiği yöntem İsrail’in giderek devlet vasfını kaybettiğini ve artık politika üretecek bir akıldan mahrum olduğunu dünyaya bir kez daha gösterdi. 19 ölü ve 50 yaralıdan bahsedilen bir komando baskınıyla sivil yardım filosuna engel olundu. İsrail’in şaşırtıcı ölçüde akılsız ve ölçüsüz hamlesi kendisini dünyada zor bırakırken, Türkiye ile ilişkilerine onarılmaz bir yara açtı. Bundan İsrail’in geleneksel müttefikleri de büyük zarar göreceklerdir. İsrail artık bu yaralı ve akılsız haliyle etrafına, dünyaya ve Türkiye’ye ölçüsüz zararlar verebilecek “haydut devlet” kategorisine girmiş durumda.