Ekim 1962’de Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki gerilim artık yalnızca diplomatik bir mücadele değildi.
Amerikan U-2 keşif uçaklarının 14 Ekim’de çektiği fotoğraflar, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer başlık taşıyabilecek orta menzilli balistik füzeler yerleştirdiğini ortaya çıkarmıştı.
Küba, Florida kıyılarından yalnızca yaklaşık 145 kilometre uzaktaydı. Füzelerin faal hale gelmesi durumunda ABD’nin birçok önemli şehri Sovyet nükleer silahlarının menziline girecekti.
Başkan John F. Kennedy, 22 Ekim’de Amerikan halkının karşısına çıktı ve Sovyet füzelerinin varlığını açıkladı. Ardından Küba çevresinde deniz ablukası anlamına gelen bir “karantina” uygulanacağını duyurdu.
Amerikan ve Sovyet kuvvetleri karşı karşıya gelmişti.
Fakat krizin en tehlikeli günü henüz gelmemişti.
Kara Cumartesi
27 Ekim 1962, Küba Füze Krizi tarihine daha sonra “Kara Cumartesi” olarak geçecekti.
O gün ABD Hava Kuvvetleri pilotu Binbaşı Rudolf Anderson, U-2 keşif uçağıyla Küba üzerinde uçuyordu. Sovyet birliklerinin kullandığı bir hava savunma füzesinin hedefi olan uçak düşürüldü ve Anderson hayatını kaybetti.
Washington açısından bu son derece tehlikeli bir gelişmeydi.
Çünkü kriz sırasında Amerikan yönetimi, bir U-2'nin düşürülmesi halinde Küba’daki hava savunma mevzilerine saldırılması ihtimalini daha önce değerlendirmişti.
Şimdi tam olarak korkulan şey gerçekleşmişti.
Amerikan askerî komutanları ve Kennedy yönetimi önünde kritik bir soru vardı:
ABD karşılık verecek miydi?
Bir Amerikan saldırısı Sovyet askerlerini öldürebilir, bunun ardından Küba’daki çatışma kontrolden çıkarak doğrudan ABD-Sovyet savaşına dönüşebilirdi.
Kennedy o gün derhal askerî karşılık vermemeyi tercih etti.
Fakat aynı saatlerde, Atlantik’in altında Washington’un haberdar olmadığı çok daha tehlikeli bir kriz yaşanıyordu.
B-59’un içindeki nükleer silah
Sovyet denizaltısı B-59, Amerikan donanması tarafından tespit edilmişti.
ABD gemileri denizaltının su yüzüne çıkmasını sağlamak amacıyla işaret amaçlı düşük etkili derinlik bombaları kullanıyordu.
Ancak B-59’un içindeki Sovyet denizciler Amerikalıların gerçek niyetini bilmiyordu.
Denizaltı uzun süredir su altındaydı. Moskova ile iletişimi son derece sınırlıydı. Bataryaları tükeniyor, içeride sıcaklık yükseliyor ve mürettebat ağır şartlar altında görev yapıyordu.
Üstelik denizaltının komutanları dışarıda savaşın başlayıp başlamadığını bilmiyordu.
Amerikan gemilerinden gelen patlamalar denizaltının çevresinde duyulmaya başladığında durum çok daha tehlikeli hale geldi.
Çünkü Amerikalıların o sırada bilmediği önemli bir ayrıntı vardı:
B-59 nükleer başlıklı bir torpido taşıyordu.
Denizaltının komutanı Valentin Savitski, yaşananları gerçek bir saldırının başlangıcı olarak değerlendirdi ve nükleer torpidonun kullanılmasını gündeme getirdi.
İşte bu noktada denizaltıda bulunan Vasili Arhipov kritik bir rol oynadı.
Dünyayı kurtaran adam mı?
Arhipov sıradan bir denizaltı subayı değildi. B-59’da bulunan üst düzey subaylardan biriydi ve denizaltı filosunun kurmay başkanıydı.
Sonradan ortaya çıkan Sovyet anlatımları, nükleer torpidonun kullanılmasına ilişkin tartışmada Arhipov’un saldırıya karşı çıktığını gösteriyor.
Sonunda torpido ateşlenmedi.
B-59 su yüzüne çıktı ve Amerikan gemileriyle nükleer bir çatışma yaşanmadı.
Bu nedenle Arhipov daha sonraki yıllarda sık sık “dünyayı nükleer savaştan kurtaran adam” olarak anıldı.
Bu ifade olayın dramatik önemini anlatmak açısından güçlü olsa da kesin bir tarihsel hüküm olarak değerlendirilmemeli. Torpidonun gerçekten ateşlenmesi halinde ABD’nin nasıl karşılık vereceğini ve olayların mutlaka küresel nükleer savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmek mümkün değil.
Fakat kesin olan şu:
27 Ekim gecesi nükleer silah taşıyan bir Sovyet denizaltısındaki komutanlar, Amerikan kuvvetleriyle savaşın başlamış olabileceğini düşündüler ve nükleer silah kullanılması gerçek bir seçenek haline geldi.
Aynı gün iki ayrı kriz
27 Ekim’ü benzersiz derecede tehlikeli yapan da buydu.
Gökyüzünde bir Amerikan U-2 uçağı düşürülmüş ve pilotu öldürülmüştü.
Denizin altında ise nükleer torpido taşıyan bir Sovyet denizaltısı Amerikan savaş gemileri tarafından çevrelenmişti.
Washington ve Moskova’daki liderler diplomatik çözüm ararken sahadaki askerler birkaç yanlış karar sonucunda iki süper gücü doğrudan çatışmaya sürükleyebilecek durumdaydı.
Üstelik karar merkezleri sahada yaşananların tamamını aynı anda bilmiyordu.
Soğuk Savaş’ın belki de en ürkütücü gerçeği tam olarak buydu:
Nükleer savaşın başlaması için Kennedy ya da Kruşçev’in bilinçli olarak savaş emri vermesi gerekmeyebilirdi.
Bir yanlış anlama, kontrol dışındaki bir askerî karar veya iletişim kopukluğu yeterli olabilirdi.
Kriz nasıl sona erdi?
27 Ekim gecesi diplomasi devam etti.
Ertesi gün, 28 Ekim 1962’de Sovyet lider Nikita Kruşçev, Küba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini kabul etti.
Bunun karşılığında ABD, Küba’yı işgal etmeyeceğine dair güvence verdi. Ayrıca kamuoyuna açıklanmayan diplomatik düzenlemenin bir parçası olarak Türkiye’de bulunan Amerikan Jüpiter füzelerinin daha sonra kaldırılması konusunda da mutabakata varıldı.
Böylece on üç gün boyunca dünyayı diken üstünde tutan Küba Füze Krizi sona erdi.
Ancak yıllar sonra Amerikan ve Sovyet belgeleri açıldıkça 27 Ekim’de yaşananların boyutu daha iyi anlaşılacaktı.
O gün dünya yalnızca devlet başkanlarının verdiği kararlarla kurtulmamıştı.
Sahadaki askerlerin, denizaltı komutanlarının ve siyasi liderlerin son anda verdikleri kararlar ile bir miktar şans bir araya gelmişti.
27 Ekim 1962’de insanlık, nükleer savaşın ne kadar kolay başlayabileceğini gördü.
Ve belki de daha ürkütücü olan şuydu:
Dünya o gün felaketin ne kadar yakınından geçtiğini ancak yıllar sonra öğrenecekti.