2015 yılında Paris sokaklarında Fransız askerleri ellerinde uzun namlulu tüfeklerle devriye geziyordu. Bataklan meyhanesi ve Charlie Hebdo saldırıları sebebiyle terör alarmı en üst düzeye çıkarılmıştı. Böyle bir risk algısı toplumun geniş kesimleri tarafından kabul edilmiş ve sindirilmişken hiç kimse ellerinde uzun namlulu silahlarla Paris sokaklarında devriye gezen askerleri Fransız demokrasisi açısından bir risk olarak görmeyi düşünmemişti. Bir istisna durum istisna tedbirleri zorunlu kılmış, Fransız halkı bu olağanüstülüğe anlayışla yaklaşmıştı.
Can ve mal güvenliği endişesi, demokrasiye yönelik teorik tartışmaları anlamsız kılmış; tedbirler silsilesinin kabul edilebilirliği, bütün idealist söylemleri hükümsüz bırakmıştı. “Deaş terörizmi” adı verilen düşman dışarıdandı ve tüm dünya tarafından kötülüklerin kaynağı ve o günün en kötüsü kabul edilmekteydi. Bir “mutlak kötü”den bahsediyorsanız eğer mutlak kötüye nispeten kötü bir şeymiş gibi davranılmaz.
Hâl böyle olunca Fransız halkını ve demokrasisini düşmanlardan koruması beklenen Fransız askeri sokağa indi ve vazifesini yerine getirdi. Ortaya çıkan paradoks, teoride demokrasiye zarar vereceği varsayılan bir görüntünün demokrasiyi ayakta tuttuğu kabulünü ortaya koymuştu.
Neticede iktidar, istisna olanın ne olacağına, nasıl olacağına ve ne zaman olacağına karar verebilme imtiyazına sahip olmaktır. Dolayısıyla var olmayan bir hak kullanılmamıştır. Bu durum, olması garip gözüken şeyin aslında olabileceği anlamına gelir.
Ekonomik buhran, yağma, kaos
İtalyan askeri dün Milano sokaklarında devriye gezdi. Avrupa Sokağı’nda bir süredir gördüğümüz hareketlilik içerik ve şekil itibarıyla 1848’i hatırlatıyor olmasa da yaygınlaşma ivmesiyle bizlere 1848’i hatırlatıyor. 1848’de de iki temel itiraz vardı: millî uyanış ve ekonomik buhran. Motivasyon yine aşağı yukarı aynı itirazdan besleniyor.
Kimi yerlerde göstericiler dükkânları yağmalıyor, altyapıya zarar veriyor fakat kendisini hiçbir şekilde başkalarının canına zarar verecek bir şekilde konumlandırmıyor. Yağmayı bir şekilde meşrulaştırarak masumlaştırıyor. Buna karşın insanların canına kastetmiyor oluşları ile kendilerini iyi olarak teklif ediyorlar. Bir nevi Postmodern Robin Hood çetesi…
Üstelik bu göstericiler herhangi bir şekilde bir dış tehdit faktörü olarak meydanlara inmiş değildir. Aksine Avrupa Sokağı’ndaki göstericilerin şikâyet ettikleri en önemli amil, kendi iç düzenlerinin II. Dünya Savaşı sonrası kurulan refah toplumunun rağmına gelişen yeni ekonomik gerçekliktir
. Dolayısıyla mevcut durum dışarıdan bir sabotajdan ziyade içeriden bir itiraza tekabül ediyor. Zırhlı araçları ile birlikte 500 “Folgore” paraşütçüsü bu insanlara karşı sokaklarda devriye geziyor. Bunlar İtalya’nın en elit askerî birliğidir.
Dışarıdan bir tehdit ile can ve mal güvenliğinin tehlikeye atılması üzerine Paris sokaklarında devriye gezen askerlerin varlığını tolere edenlerin, içeriden itirazlara karşı sokağı elit paraşütçü birlikleri ile kontrol etmeye yönelik bir itiraz geliştirdiklerini görmüyoruz. Dolayısıyla aklımıza bir sual geliyor:
Gösteriler ve güvenlik konusuna yaklaşım gerçekten demokrasi prensipleriyle ilgili bir mesele midir, yoksa iktidar ile ilgili bir mesele midir?
İktidarın ve gerçek muktedirin belirleyebilme imtiyazının akı kara, karayı ise ak gösterebilme gücü vardır. Böyle bir güç, üzerinde tasarrufta bulunulan muhatapların kim olduğu ile değil, korumayı kafasına koyduğu düzenin aksayıp aksamadığı ile ilgilenir.
Bu sebeple makulleştirmek istediği her istisna durumu makulleştirme bahanesi birbirinden farklı, hatta birbiriyle tezat içinde olabilir. Hatta bir bahane bulmak zorunda dahi olunmayabilir. Bu noktada demokrasinin gerçekten belirleyici olup olmadığı da bir başka tartışmaya dönüşür.
Avrupa ile ilişkileri rahatsız edici bir asimetri barındıran Türkiye’nin kamuoyunda sık sık yükselen “Sizde olunca öyle diyorsunuz, bizde olunca böyle diyorsunuz.” itirazlarını külliyen önemsiz kılan bir tablodur bu ortaya çıkan. Evet, orada olunca öyledir, burada olunca böyledir; hatta buradaki daha masumsa dahi daha kötü kabul edilebilir, zira bir şeyin istisnaen meşru sayılıp sayılmayacağına karar vermeye yetkili olduğunu iddia edenler bu kanaati tahkim etmeye çalışmaktadırlar.
Ezgi cümle, Türkiye’ye karşı ortaya konulan ve zaman zaman son derece mahkûm edici olan yargıların gerçekten Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum ortaya koymak için ortaya konulduğunu söylemek mutlak doğruyu ifade etmez.
Türkiye’nin mahkûm edilmesi bir hadiseye yönelik geçici bir cezalandırmadır. Buna karşın kendi iktidarının tahkim edilmesi, bundan sonraya da devredilecek bir süreçsel üstünlüğü mümkün kılmaktadır. Türkiye’nin Avrupa ile yaşadığı bu mukayese sorunlarında oynadığı yegâne rol, Avrupalı muktedirlerin kendi hegemonyal iktidar alanlarını tahkim ederken üzerinden misal verilecek bir öteki olarak konumlandırılmış olmasıdır. Öyle, kafayı bizimle bozmuş falan değillerdir özetle.
Türkiye’nin en büyük zaafı, istisnai olanın istisnai olabileceğini iddia edecek kadar iktidar sahibi olmadığı kabulüdür. Hâl böyle olunca kavganın mecrası bizim tarafımızdan çoğunlukla yanlış bir zeminde aranmaktadır. “Size niye serbest de bize niye yasak?” Bu soru, mantıklı bir cevap bulabilecek bir soru değildir.