Osmanlı heyetinin karşısına önceden hazırlanmış bir metin çıkarılmış, bazı itirazlar sözlü güvencelerle karşılanmış ve devletin geleceğini belirleyecek kararlar birkaç gün içinde alınmıştı.
Mütarekenin yolu İstanbul'dan değil, Büyükada'dan geçti
1918 sonbaharında Osmanlı Devleti için savaşın sürdürülebilirliği kalmamıştı. Filistin ve Suriye cephelerindeki ağır yenilgiler, Bulgaristan'ın savaştan çekilmesi ve Almanya'nın da yenilgiyi kabullenmeye başlaması, İstanbul hükümetini ateşkes arayışına yöneltti.
Ancak İngiltere ile doğrudan temas kurmak kolay değildi.
Bu noktada beklenmedik bir isim devreye girdi: General Charles Townshend.
1916 yılında Kutü'l-Amâre'de Halil Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerine teslim olan İngiliz general, savaş esiri olarak İstanbul'da tutuluyor, Büyükada'da ikamet ediyordu. Bir zamanlar Osmanlı ordusunun esir aldığı bu general, şimdi aynı devletin savaştan çıkabilmesi için İngiltere ile bağlantı kurmasında aracılık edecekti.
Ahmed İzzet Paşa hükümeti, Townshend üzerinden İngilizlerle temas sağladı. İngiltere'nin olumlu cevabının ardından görüşmelerin Limni Adası'ndaki Mondros Limanı'nda yapılması kararlaştırıldı.
Tarihin ironisi açıktı: Kutü'l-Amâre'de Osmanlılara teslim olan bir İngiliz general, iki buçuk yıl sonra Osmanlıların mütareke arayışında önemli bir aracıya dönüşmüştü.
Vahdeddin'in istediği isim Rauf Bey değildi
Mütareke görüşmelerine kimin gönderileceği de İstanbul'da tartışma konusu oldu.
Sultan Vahdeddin'in heyet başkanlığı için düşündüğü isim Damad Ferid Paşa'ydı. Ancak sonunda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey'in başkanlığında bir heyet oluşturuldu.
Rauf Bey'e Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Yarbay Sadullah Bey eşlik ediyordu. Heyetin karşısında ise İngiliz Amirali Somerset Gough-Calthorpe bulunuyordu.
27 Ekim'de başlayan görüşmelerin yapıldığı yer, İngiliz donanmasına ait HMS Agamemnon zırhlısıydı.
Agamemnon'un seçilmesi ayrıca dikkat çekiciydi. Bu savaş gemisi, Çanakkale harekâtında görev almış ve Osmanlı kıyı savunmasının ateşine maruz kalmıştı. Çanakkale'de Osmanlı direnişiyle karşılaşan gemilerden biri, şimdi Osmanlı Devleti'nin savaştan çekilişine sahne oluyordu.
Osmanlı heyetinin önüne konulan metin ne kadar tartışılabildi?
Mondros çoğu zaman iki tarafın masaya oturup üzerinde uzlaştığı bir anlaşma gibi anlatılır. Oysa müzakerelerin başlangıcından itibaren taraflar arasında büyük bir güç eşitsizliği vardı.
Amiral Calthorpe, kendisine verilen mütareke şartlarını Osmanlı heyetine sundu. Özellikle ilk maddeler üzerinde esaslı değişiklik yapılmasına yanaşmadı.
İstanbul'dan gönderilen talimatlar ve Osmanlı heyetinin itirazları, İngiliz tarafının temel taleplerini değiştirmeye yetmedi.
Bununla birlikte görüşmelerin tamamen sessiz ve itirazsız geçtiğini söylemek de doğru olmaz. Rauf Bey ve arkadaşları özellikle işgal yetkisi, Boğazların durumu ve Kafkasya'daki Osmanlı kuvvetlerinin geleceği üzerinde durdu.
Fakat müzakerelerin sınırını belirleyen şey, Osmanlı heyetinin taleplerinden çok İngiltere'nin askerî ve diplomatik üstünlüğüydü.
Sonuçta ortaya çıkan metin, yalnızca silahların susmasını değil, Osmanlı Devleti'nin askerî, ulaştırma ve haberleşme imkânlarının geniş ölçüde İtilaf devletlerinin denetimine açılmasını öngörüyordu.
Asıl tehlike yalnızca 7. maddede değildi
Mondros denildiğinde akla ilk gelen hüküm, mütarekenin 7. maddesidir.
Bu madde, İtilaf devletlerine güvenliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıktığında herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı tanıyordu.
Rauf Bey, böylesine geniş bir yetkinin kötüye kullanılabileceğini fark etmiş ve itiraz etmişti. Görüşmeler sırasında maddenin ifadesinde değişiklik yapılmıştı.
Ancak sorun ortadan kalkmamıştı.
Çünkü işgalin gerekli olup olmadığına karar verecek olan, işgali gerçekleştirecek devletlerin kendileriydi. Güvenlik tehdidinin sınırları da açık biçimde çizilmemişti.
Üstelik mütarekenin diğer maddeleri, bu yetkinin uygulanmasını kolaylaştıracak bir düzen kuruyordu.
Beşinci madde Osmanlı ordusunun büyük bölümünün terhisini, altıncı madde savaş gemilerinin teslimini veya etkisiz hâle getirilmesini, on ikinci madde telsiz ve kablolu haberleşme istasyonlarının İtilaf denetimine alınmasını, on beşinci madde ise demiryollarında İtilaf kontrolünü öngörüyordu.
Onuncu madde Toros tünellerinin işgalini düzenliyordu. Böylece Anadolu'nun güneyiyle bağlantı sağlayan hayati ulaşım noktaları da denetim altına alınabilecekti.
Bir başka ifadeyle Mondros, yalnızca işgal hakkı veren bir metin değildi. Osmanlı Devleti'nin muhtemel bir işgale karşı koyma kapasitesini de önemli ölçüde sınırlıyordu.
24. madde neden ayrıca önemliydi?
Mütarekenin görece az konuşulan hükümlerinden biri 24. maddeydi.
Bu madde, altı Ermeni vilayetinde karışıklık çıkması hâlinde İtilaf devletlerinin söz konusu vilayetlerin herhangi bir bölümünü işgal edebilmesine imkân tanıyordu.
Böylece 7. maddedeki genel işgal yetkisinin yanında, Doğu Anadolu'ya ilişkin özel bir hüküm de metne girmişti.
Bu düzenleme, savaşın sonunda Doğu Anadolu'nun geleceğinin uluslararası diplomasi ve güvenlik tartışmalarının merkezinde bulunduğunu gösteriyordu.
Dolayısıyla Mondros'un yalnızca İstanbul, Boğazlar ve Batı Anadolu üzerinden okunması eksik kalır. Kafkasya, Doğu Anadolu, Kilikya ve Mezopotamya da mütarekenin doğrudan etkilediği coğrafyalardı.
İngiliz amiralinin sözlü güvenceleri
Mondros görüşmelerinin en tartışmalı yönlerinden biri, yazılı hükümler ile görüşmeler sırasında verilen sözlü güvenceler arasındaki farktı.
Rauf Bey, bazı maddelerin uygulanışına ilişkin kaygılarını dile getirdiğinde Amiral Calthorpe'un yatıştırıcı açıklamalarıyla karşılaştı.
Özellikle işgal yetkisinin sınırsız biçimde kullanılmayacağı yönündeki açıklamalar, Osmanlı heyetinin değerlendirmelerinde etkili oldu.
Ancak diplomasi tarihinde sözlü güvence ile bağlayıcı anlaşma hükmü aynı şey değildir.
Mütareke sonrasında başlayan işgaller, bu ayrımı acı biçimde ortaya koydu.
Rauf Bey'in daha sonra Mondros hakkındaki değerlendirmeleri de tartışma konusu olacaktı. Burada asıl mesele, Osmanlı heyetinin İngilizlerin niyetini bütünüyle yanlış okumasından ibaret değildi. Osmanlı Devleti, savaşın sonunda taleplerini kabul ettirebilecek askerî ve diplomatik gücünü büyük ölçüde kaybetmişti.
Görüşmelerin tutanaklarında bile önemli bir sorun vardı
Mondros'un az bilinen ayrıntılarından biri de müzakerelerin kayıtlarıyla ilgilidir.
Agamemnon'da yapılan görüşmeler için iki tarafın birlikte imzaladığı ayrıntılı bir müzakere tutanağı hazırlanmadı.
Osmanlı heyetinin kayıtlarını Ali Türkgeldi tuttu. İngiliz tarafındaki notlar ise gemide görevli Yüzbaşı Lynes tarafından kaleme alındı.
İngiliz kayıtları toplam 62 sayfadan oluşuyordu.
Ancak önemli bir problem vardı: Görüşmelerin kayda değer bir bölümü Fransızca yürütülmüş, İngiliz notlarını tutan subay ise Fransızca bilmediği için konuşmaların tamamını kaydedememişti.
Bu nedenle bugün Mondros görüşmelerini yeniden kurmaya çalışan tarihçiler, Osmanlı ve İngiliz kayıtlarını karşılaştırmak zorundadır.
Bir imparatorluğun geleceğini etkileyen görüşmelerin bütün ayrıntılarının ortak ve eksiksiz bir tutanakla kaydedilmemiş olması, başlı başına dikkat çekici bir tarihî gerçektir.
30 Ekim'de imzalandı, 31 Ekim'de yürürlüğe girdi
Mondros hakkında sıkça gözden kaçan bir başka ayrıntı da imza tarihi ile çatışmaların sona erdiği zaman arasındaki farktır.
Mütareke 30 Ekim 1918'de imzalandı.
Ancak 25. maddesine göre askerî çatışmaların duracağı zaman, 31 Ekim 1918 Perşembe günü yerel saatle öğle vaktiydi.
Yani mütarekenin imzalanmasıyla ateşkesin fiilen başlaması aynı ana denk gelmiyordu.
Bu ayrıntı, özellikle savaşın son saatlerinde cephelerde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken önem taşır.
Osmanlı Devleti savaştan çekildi ama barış gelmedi
Mondros'un en büyük çelişkisi belki de buradaydı.
Osmanlı Devleti açısından mütarekenin amacı savaşı bitirmekti. Ancak anlaşma, kalıcı bir barış düzeni kurmuyordu.
13 Kasım 1918'de İtilaf donanmasının İstanbul önlerine gelmesi, yeni dönemin en çarpıcı görüntülerinden biri oldu.
Ardından Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde işgaller başladı. 15 Mayıs 1919'da Yunan ordusunun İzmir'e çıkması ise mütareke sonrasındaki gelişmelerin en kritik dönüm noktalarından biriydi.
Mondros'un yarattığı şartlar, Millî Mücadele'nin doğduğu siyasi ve askerî ortamı şekillendirdi.
Ancak burada önemli bir tarihî ayrım yapılmalı: Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti'nin hukuken sona erdiği belge değildi. Saltanat dört yıl daha devam edecekti. Osmanlı Devleti'nin siyasi geleceğini belirlemeye yönelik Sevr Antlaşması ise 1920'de imzalanacak, fakat öngördüğü düzen bütünüyle uygulanamayacaktı.
Mondros, bir devletin sonunu tek başına ilan etmekten çok, onun egemenlik alanını ve savunma imkânlarını ağır biçimde sınırlandıran bir dönemin başlangıcıydı.
Sonuç: Silahlar sustuğunda asıl mücadele başlıyordu
30 Ekim 1918'de Agamemnon zırhlısında imzalanan 25 maddelik metin, Osmanlı Devleti'nin dört yıl süren büyük savaştan çıkışını sağladı.
Fakat mütarekenin şartları, mağlup bir devletin yalnızca cephelerden çekilmesini değil, kendi toprakları üzerindeki askerî ve idari hareket serbestisinin de önemli ölçüde kısıtlanmasını öngörüyordu.
Görüşmelerde verilen sözlü güvenceler, yazılı metindeki geniş yetkileri ortadan kaldırmadı. Müzakerelerde yapılan sınırlı değişiklikler de taraflar arasındaki güç eşitsizliğini değiştirmedi.
Mondros'u anlamak için yalnızca 7. maddeyi okumak yeterli değildir. Ordunun terhisinden demiryollarının kontrolüne, haberleşme merkezlerinden Toros tünellerine kadar bütün hükümleri birlikte değerlendirmek gerekir.
Çünkü bir devletin bağımsızlığı yalnızca sınırlarını koruyabilmesiyle değil, askerini, ulaşımını, haberleşmesini ve stratejik kararlarını denetleyebilmesiyle de ilgilidir.
Mondros'un tarihî önemi tam da burada yatıyordu: Osmanlı Devleti için savaş sona ermişti, fakat Anadolu'nun geleceğini belirleyecek mücadele henüz başlamamıştı.