Büyük umutlarla 17 Haziran’da elektronik ortamda imzalanan Amerika Birleşik Devletleri-İran mutabakatının yerinde yeller esiyor. İşin ilginç yanı uluslararası kamuoyu yeniden tırmanışa geçen petrol fiyatları karşısında son derece tepkisiz. Hatta Avrupa ülkeleri başlarını farklı bir yöne çevirmiş ıslık çalarak süreci tamamen Trump’ın yönetiminin inisiyatifine terk etmiş durumda. Belli ki 14 Temmuz tarihinden itibaren Washington yönetimi müttefiklerinin önüne nasıl bir dosya koyduysa Tahran rejiminin bileti kesilmiş durumda. İran tarafının anlamadığı konu ise ABD’nin sahadaki parametreleri kökünden değiştirerek yeni bir yol haritası belirlediği gerçeği.
Trump yönetimi İsrail’in yol haritasını terk etti
Trump yönetimi savaşa Netanyahu ve İsrail istihbarat servisi Mossad’ın şekillendirdiği strateji ile başlamıştı. Bu strateji İran iç cephesinin çökertilmesine yani bombardımanın başlamasıyla muhaliflerin ayaklanmalarına ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupların İran’a geçerek rejimin çökertilmesi hedefine odaklanmıştı. Netanyahu’nun şubat ayındaki Washington ziyaretiyle Trump’a empoze edilen bu planın sahada hiçbir karşılığının olmadığı anlaşıldı. ABD 14 Temmuz’dan itibaren Hürmüz Boğazı’ndaki tanker trafiğinin İran tarafından engellenmesini bahane ederek yeni dalga saldırılara başladı. Bu saldırılar Hint Okyanusu’ndan Basra Körfezi’ne kadar tüm İran limanlarının ve bu limanlar çevresindeki lojistik ile askeri alt yapının ortadan kaldırılması prensibine dayanıyor. Yani Tahran ve diğer kentlerdeki içi boş kamu binalarının yıkılması ya da Irak’tan gelecek Kürt grupların hakim olacağı düşünülen alanlardaki askeri birliklerin vurulması gibi kaynakları boşa tüketen hedeflerle vakit kaybedilmiyor. Son derece teknik bir şekilde ilerleyen ABD ordusu yaklaşık 2 bin kilometrelik sahil şeridinin yanısıra körfezdeki adalarda bulunan İran savunma ve enerji tesislerini sistematik şekilde eritiyor. Durumun ciddiyetini tamamen olmasa da kısmen kavradığı anlaşılan İran ise bu saldırılara cepheyi genişleterek karşılık veriyor. Üzerinde durulması gereken en önemli nokta 1991’deki Körfez Savaşı’nda dahi dokunulmazlığı olan Ürdün’ün artık kesintisiz şekilde hedef alınıyor olması. Bu ülkedeki ABD üsleri, konuşlandırılan tüm savunma sistemlerine rağmen can kayıplarına da yol açan İran füze saldırılarının hedefi haline geldi. Savaşın kırılma noktasının bir başka kurbanı ise Kuveyt oldu. Kuveyt’teki yalnızca ABD üs ve tesisleri değil, bu ülke ordusu da doğrudan İran’ın hedef tahtası haline geldi. Uluslararası toplumun tepkisiz kaldığı noktalardan biri de Körfez ülkelerinin de artık topyekun İran ve Husilere karşı harekete geçmiş olması. Birleşik Arap Emirlikleri’nin savaşa doğrudan dahil olduğuna dair görüntüler uluslararası basında daha fazla yer bulmaya başladı. Anlaşılan o ki 17 Haziran’da mutabakatın imzalanmasının ardından İran’ın “ABD’ye karşı zafer kazandığı” imajını empoze etmesi Körfez ülkelerini hayli rahatsız etmiş. Mutabakatı takip eden 3 haftalık süreçte savaşın yeniden kurgulandığı, İsrail’in sürecin dışına itildiği, Körfez ülkelerinin doğrudan çatışmaya dahil olmasının önünü açan stratejik ve taktik değişikliklere gidilmiş. İran, Körfez bölgesindeki ABD radar ve erken uyarı üslerini ve yerdeki ABD hava gücünü başarıyla imha ediyor. ABD tarafı elektronik istihbarat ve erken uyarı zaafını AWACS uçaklarıyla kapatmaya çalışsa da özellikle Ürdün’e yönelik saldırılarda hava savunma sistemlerinin başarısızlığı dikkat çekiyor.
Bender Abbas amfibi operasyonun hedefi mi?
ABD’nin 14 Temmuz’dan sonraki saldırı dalgasında en dikkat çekici hamlesi ise, İran’ın dış ticaret kapasitesinin neredeyse yarısının geçtiği Bender Abbas limanı çevresindeki kara ve demiryollarını imha ederek, kenti İran’ın kalan kısmından izole etmesi oldu. Askeri uzmanlara göre ABD, Bender Abbas merkezli bir amfibi harekat hazırlığı içerisinde. Dahası İran’ı karada çok cepheli bir çatışmaya zorlama yolunda ilerliyorlar. ABD bu şekilde İran’ı merkezi olmayan ve alan hakimiyetine odaklanan mozaik savunma sistemini bozmaya mecbur bırakmak istiyor. İran eğer Bender Abbas ya da başka bir kıyı hattına yönelik ABD amfibi harekatına karşı koymak için kara birliklerini mobilize ederse bu defa imha edilmiş ulaşım ağları nedeniyle hem ordusunun hedef bölgeye ilerlemesi mümkün olmayacak, ki bu teşebbüse geçmeleri halinde mutlak hava üstünlüğü kurmuş olan ABD için özellikle zırhlı birlikler kolay hedef haline gelecek. Yani değerli gdh takipçileri ve okuyucuları, uluslararası toplum tarafından pek de ciddiye alınmadığı izlenimi yaratan savaşın bu ikinci safhası, 2003 yılından sonra bölgede ikinci bir kara savaşı ve işgal girişimine sahne olabilir. Bu ihtimalin ekonomik boyutlarını ise şu anda hesaplamak mümkün olmayacaktır. Hürmüz Boğazı’nı olduğundan çok daha büyük bir silah zanneden İran, kontrol edemediği bu silahın kurbanı olma yolunda ilerliyor. Bir işgal girişimi halinde tüm gemileri yakmaya hazır oldukları anlaşılan İran Devrim Muhafızlarının, ABD’nin eline geçmemesi uğruna ülkelerinin enerji kaynaklarını yok etmeyi göze almaları dahası bugüne kadar vurmadıkları bölge ülkelerini de hedef almaya yönelmeleri, bölgenin bugüne kadar görülmemiş bir sınamaya maruz kalması sonucunu getirecek. Maalesef 2027 yılı enerji, kitlesel göç ve küresel ekonomideki istikrarsızlık başlıklarında iyimser mesajlar vermiyor.