Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında 17 Haziran’da elektronik imzalarla varılan mutabakat sanal ortamda gerçekleştirildiğinden olsa gerek birinci ayı dolmadan buharlaştı. İran’ın nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetçilerine açmaması ve Hürmüz Boğazı’ndan geçişler konusunda Tahran ile Washington’un birbirlerine dayattığı şartlar 60 günlük mutabakat sürecini çıkmaz sokağa sürükledi. Amerika Birleşik Devletleri Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM geçen haftadan itibaren Hürmüz Boğazı çevresindeki İran askeri hedeflerine 300’den fazla saldırı düzenledi. İran ise kendi denetimi dışında boğazı aşmaya çalışan gemilere düzenlediği saldırılarla dizginlerin kendi elinde olduğu iddiasını sürdürme gayretinde. Yeni çatışma sürecini öncekilerden ayıran en önemli husus İran’ın, ABD saldırılarına destek verdikleri iddiasıyla 24 saat içerisinde 6 ülkeyi eş zamanlı vurmasıydı ( Bahreyn, Kuveyt, Katar, Umman, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ). Bu esnada Irak’ın kuzeyindeki Kürt grupları da İran füzeleri ve dronlarından nasibini aldı. Mutabakat ile silahların kalıcı olarak susacağına dair beklentiler giderek zayıflarken, sürecin bölgesel çatışmaya dönüşmesine yol açabilecek bir başka kırılma 13 Temmuz Pazartesi günü yaşandı.
Körfez ülkeleri çatışmaya daha fazla dahil oldu
Suudi Arabistan hava kuvvetleri, İran’ı ziyaretten dönen Husi heyetinin uçağının inişinden dakikalar önce Sana Havalimanına saldırı düzenledi. Husiler buna aynı akşam Mekke’nin güneyindeki Kızıldeniz kıyısındaki Abha Havalimanına düzenledikleri saldırıyla yanıt verdiler. Katar ve Bahreyn’in de kendi topraklarından İran’a saldırı düzenlediklerine dair bilgilerin gelmesiyle beraber İran’daki mevcut rejimi yıkmadan bölgede huzurun sağlanmayacağı konusunda Körfez ülkeleri arasında mutabakat sağlandığı fikri güçleniyor. Her ne kadar Umman Dışişleri Bakanı Bedr el Busaydi, İran’ı çevreleme ve izole etmeye dayanan güvenlik sisteminin istikrar sağlamadığını iddia etse de Körfez ülkelerinin Tahran’daki rejim ile beraber yaşama arzularının kalmadığı da aşikar. Keza 14 Temmuz sabahı Suudi Arabistan Veliaht Prensi Salman’ın, Yemen’deki Husilere yönelik daha fazla saldırı düzenlemek için ABD Başkanı Trump’tan onay aldığına dair uluslararası basında yer alan haberler doğruysa, İran ile vekil örgütlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik kesin sonuç alınması umulan yeni bir savaşın başladığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Körfez ülkelerinin İran kaynaklı tehdidi kendi kapasiteleri ile ortadan kaldırmamaları halinde gündeme gelecek şey ise ABD’nin Avrupa’ya dayattığı “NATO 3.0”dan sonra “Quincy Mutabakatı 2.0” olacaktır.
ABD, Körfez’deki pozisyonunu güncellenek istiyor
Nitekim ABD Başkanı Trump 13 Temmuz itibarıyla bunun işaretlerini de vermeye başladı. “Hürmüz Boğazı’nda yardım ettiğimiz ülkeleri korumak için yaptığımız harcamaların karşılığını istiyoruz” sözleriyle Avrupa gibi Körfez ülkelerinin de ABD tarafından korunmasının bir bedeli olduğunu hatırlattı. Belli ki Amerika Birleşik Devletleri 14 Şubat 1945 günü Süveyş Kanalı yakınlarında demirli USS Quincy savaş gemisinde Birinci Soğuk Savaş döneminde Körfez bölgesinin kaderini belirleyen mutabakatı günün şartları dahilinde güncellemek istiyor. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz ibn Suud arasındaki görüşme gerçekleştiğinde müttefik orduları Batı Avrupa’da henüz Ren Nehri’ni aşamamışlardı ancak ABD’nin savaş sonrası dünyanın bir numaralı gücü haline geleceği artık kaçınılmaz bir gerçekti. Roosevelt, Suudi Arabistan Kralı ile buluşmasına Karadeniz kıyısında Sovyetler Birliği’nin Yalta kentinde İngiltere Başbakanı Churchill ve SSCB lideri Stalin ile biraraya geldiği zirveyi takiben intikal etmişti. Malum Yalta Konferansı savaş sonrasındaki dünyanın şekillendiği, Avrupa’daki nüfuz alanlarının belirlendiği en önemli zirveydi. ABD, hamurunu kendisinin yoğurduğu yeni dünyanın yalnızca ideolojilerle şekillenmeyeceğini, enerji kaynaklarının da kontrol altına alınması için Körfez bölgesindeki ülkeler üzerinde hakimiyet kurulması gerektiğini fark etmişti. ABD Başkanı Roosevelt yüksek tansiyon nedeniyle sağlık durumunun kötü olmasına rağmen, Suudi Arabistan’ın petrol kaynaklarının savaş sonrasında ülkesi için ne denli önemli olduğunun bilinciyle bu görüşmeye gitmekte ısrar etmişti. Nitekim Suudi Arabistan Kralı ile buluşmasından yalnızca 2 ay sonra 12 Nisan günü beyin kanaması sonucu hayatını kaybedecekti. Roosevelt’in belki de hayatına mal olan bu buluşmada taraflar arasında bugüne kadar devam eden “petrol karşılığı güvenlik” ilişkisi inşa edildi. Her ne kadar taraflar Filistin topraklarının geleceği konusunda Quincy savaş gemisinin güvertesinde de uzlaşmaya varamamış olsalar da “petro-dolar politikası”nın temellerinin atılması için bu buluşma yeterli oldu. ABD, Roosevelt’in bu vizyonu ile 1956 yılında patlayan Süveyş Krizi’nden yıllar önce İngiltere’yi tahtından ederek dünyanın birinci gücü olmayı garantilemişti.
İşte Trump, NATO 3.0 ile Avrupa ile ilişkileri nasıl güncellediyse belli ki petrol ve doğalgaz ihraç eden Körfez ülkeleri ile Quincy Mutabakatını da güncelleyecek bir ortam hazırlıyor.