Modern çağın o sağır edici gürültüsü içinde, hepimiz kalabalıklar arasında birer yalnızlık adası gibiyiz. İletişim araçlarımız hiç olmadığı kadar çeşitli ve hızlı; ancak birbirimizin kalbine ulaşmak, ruhuna dokunmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Tam da bu noktada, insan ilişkilerinin o ince ve hassas dengesini yüzyıllar öncesinden özetleyen o muazzam deyiş yankılanıyor kulaklarımızda:
"Hatır hiç edilmişse tavır elzemdir, kelam kifayetsizse sükut erdemdir."
Şems-i Tebrizi
Bu iki cümle, sıradan bir aforizma olmanın çok ötesinde, insan onurunu, dostluğun sınırlarını ve iletişimin ruhunu koruyan çok güçlü bir reçetedir. Gelin, bu haftaki yazımızda Şems'in bu derin çağrısına kulak verelim ve hayatımızdaki "insan" gerçeğini yeniden masaya yatıralım.
Hatırın hiçe sayıldığı yerde tavır: Öz saygının müdafaası
Bizim kültürümüzde "hatır", kırk yıllık kahvenin telvesinde saklanan, paylaşılan ekmeğin tuzunda demlenen çok mukaddes bir kavramdır. Hatır bilmek; geçmişe saygı duymak, insanın emeğine ve sevgisine hürmet etmektir. Ancak bazen, tüm iyi niyetinize, verdiğiniz tüm emeklere rağmen karşınızdaki insanın bu mukaddes bağı pervasızca çiğnediğini görürsünüz.
Şems-i Tebrizi, tam da bu anlar için "tavır elzemdir" der. Burada kastedilen tavır; kaba bir öfke, yıkıcı bir intikam veya bağırıp çağırmak değildir. Bu tavır, insanın kendi sınırlarını çizmesi, öz saygısını koruması ve "Benim emeğim, benim sevgim ucuz değil" diyebilme cesaretidir. Çünkü sınırları olmayan bir iyilik, zamanla suistimale ve köleliğe dönüşür. Hatırın ağırlığını taşıyamayan omuzlara, daha fazla yük bindirmemek gerekir.
Sözün bittiği yerde sükût: En asil cevap
Doğru insanla iletişim, suyun yolunu bulması gibi zahmetsiz ve akıcıdır. Ancak bazen kendinizi, ne kadar çabalarsanız çabalayın sağır duvarlara konuşurken bulursunuz. Anlaşılmak için çırpınır, kelimeleri özenle seçer, kalbinizi ortaya dökersiniz. Fakat karşı taraf kendi kibrinin veya anlayışsızlığının zindanından çıkmayı reddeder.
İşte "kelamın kifayetsiz kaldığı" o eşik, sükûtun bir erdem olarak doğduğu yerdir. Sükût, pes etmek veya acizlik değildir. Sükût; anlaşılamamanın verdiği o derin yorgunlukla çekilinen en asil sığınak, kelimelerin israfını önleyen en güçlü kalkandır. Bazen susmak, sayfalar dolusu izahtan çok daha derin bir anlam taşır. Bizi anlamaya niyeti olmayanlara verilecek en güzel cevap, onları kendi gürültüleriyle baş başa bırakmaktır.
Ahde vefa ve gerçek dostluğun imtihanı
Peki, bizi bu yorgunluklardan, tavır almak ve susmak zorunda kalmaktan koruyacak olan nedir? Cevap çok nettir: Doğru insanlarla yürümek.
Günümüzde "arkadaşlık" kavramı genellikle iyi günlerde gülümsenen, menfaatler örtüştüğünde yan yana durulan yüzeysel bir ortaklığa indirgenmiştir. Oysa "dostluk", kökleri çok derinlere inen, fırtınalarda sarsılsa da yıkılmayan devasa bir çınardır. Dostluğu sıradan arkadaşlıktan ayıran en temel unsur ise ahde vefa duygusudur.
Ahde vefa;
- Verilen söze sadık kalmaktır.
- Aradan yıllar geçse de, şartlar değişse de o ilk günkü muhabbetin hakkını verebilmektir.
- Dostunun yarasını kendi yarası, derdini kendi derdi bilmektir.
- En önemlisi, menfaatler bittiğinde de vefanın devam etmesidir.
En yüce vefa: Yaratıcıya verilen söz
İslam ahlakının en temel yapı taşlarından biri olan ahde vefa, şüphesiz ki yalnızca insanlar arası ilişkilerle sınırlı değildir; onun en yüce makamı, kulun Rabbine verdiği söze sadakat göstermesidir. Kur'an-ı Kerim'in açık emirleriyle çerçevesi çizilen bu sadakat, bize bahşedilen sayısız nimete derin bir şükürle karşılık vermeyi gerektirir. Peygamber Efendimiz'in hayatı, bu eşsiz vefanın en canlı örnekleriyle doludur. O, geceleri ayakları şişene dek kıldığı namazların ardından kendisine yöneltilen sorulara, "Şükreden bir kul olmayayım mı?" diyerek cevap vermiş; Yaratıcı'ya duyulan minnetin ve varoluşta verilen o kutlu sözün (Kalu Bela) ağırlığını tüm insanlığa göstermiştir. İşte insanlara hakkıyla vefa göstermenin asıl sırrı da, önce Allah'a verilen bu mukaddes söze sadık kalmaktan, O'nun ahlakını kuşanmaktan geçer. Yaradan'a vefası olmayanın, yaratılana vefası beklenebilir mi?
Hatır gönül bilenlere tutunmak
Hayat, kıymet bilmeyen kalplerde kelimelerimizi israf edecek, hatırımızı hiçe sayan insanlara taviz verecek kadar uzun değildir. İnsan, en çok anlaşıldığı ve değer gördüğü topraklarda çiçek açar.
Bu yüzden, etrafımızı kalabalıklaştıran ama ruhumuzu yalnızlaştıran o suni ilişkilerden sıyrılmalıyız. Yolumuzu; ilahi ahlakı benimsemiş, ahde vefa sahibi, bir fincan kahvenin hatırını bir ömür sırtında taşıyabilen ve gözlerimize baktığında kelimelere ihtiyaç duymadan kalbimizi okuyabilen insanlarla birleştirmeliyiz. Çünkü insan, beraber yürüdüğü insanların toplamıdır. Gelin, rotamızı her daim vefaya, samimiyete ve hatır gönül bilen o güzel insanlara çevirelim.